Yargının itirazı ve savunması

Yargıçların ellerindeki adli güç ve imtiyazı etkisiz kılmaya çalışmak, gelecekte daha derin hasarlar açar.

'Radikal İki’ sürekli yazmayan meslek sahiplerinin yazılarına da yer veriyor. Dünkü sayısında Kayseri Yargıcı Nazım Daştan’ın ‘Yargıya güvensizliğin anatomisi’ başlıklı yazısı vardı.

Dört beş yıldır kamuoyunda yargı ve kararları, özellikle Ergenekon ve Balyoz davalarıyla düşünülüyor. Siyasal davalarda hükümetin mahkemelerin oluşmasında, yargılamasında ve kararlarında hükümetin birebir etkisi, hatta günlük emri olduğuna inananlar çoktur. Silivri davalarında yargının hükümetin emrinde olduğuna inananların sayısı yüksek eğitimliler içinde yüzde 40’ın üstündedir.

Yargının hükümetin talimatıyla çalıştığına inanan insanları gördükçe üzülen bir kişi olarak, Nazım Daştan’ın yargıya güveni sorgulayan yazısını hemen okudum.

“Yargıya egemen kadrolardaki akademik kısırlık ve bilime olan mesafeli duruş, yargıda henüz normalleşmeye çok uzak olduğumuzun bir kanıtı” diyerek, iğneyi önce kendilerine batıran Sayın Daştan, ‘ideolojisi uğruna adaleti heder etmekten çekinmeyen yargıçlardan’ ve ‘yargının sorunlarıyla rasyonel bir zeminde yüzleşme vaktinin geldiğinden’ bahsetmiş.

Bu özeleştirisini “Yargının zihniyet kalıpları, yürütme ve yasamaya olan güvensizlik, ağır iş yükü, personelin giderilemeyen nitelik sorunu, kaynakların ve iş yükünün verimsiz dağılımı ile oluşan ağır travmatik hatalar ve buna benzer tüm eksiklik ve aksaklıkların müsebbibi yargı gibi görünse de” diye genelleştirdikten sonra yargıç Daştan, akılcı bir gözle bakıldığında, sorunun temelinde “yasama, yürütme ve yüksek yargı bürokrasisi” olduğu kanısını açıkça yazıyor.

Tutuklamalar konusunda yazarın görüşü, ‘Tutuklama konusundaki yoğun direnci, uzun süren davalar nedeniyle adaletin tecellisinde doğacak zafiyetleri dengeleme düşüncesinin’ yönlendirdiğidir.

Sonuç olarak yazar, “Yargıçların elindeki adli güç ve imtiyazı kanunlarla etkisiz kılmaya çalışmanın, gelecekte daha derin hasarlara” yol açacağına inandığını belirtiyor.

Bu yazıyı, yargının itiraz ve savunması gibi değerlendirdim; bütünü adalet dengesinin bozulmasından ürken, belki de bozulduğunu gören bir yargıcın haykırışı gibi geldi bana.

Halkın güveni azalıyorsa, haklı haksız yakınmalar da artar; yakınmaların gazetelere düşmesi, olur olmaz iddiaların haber haline dönüşmesi tabiidir. Okumuş yazmış kesimin, iktidarı zayıflatma amacıyla uydurulan hikâyelerin peşine takılmasının kabul edilebilirliği de yoktur. Kutuplaşma sadece bu konuda değil, birçok alandaki tahribatın nedenidir.

Yargı hakkında söylenenler, aynen veya benzer cümlelerle, bakanlığın stratejik planında yazılıdır. Planın üç yılı geçtikten sonra hedeflerde nereye gelindiği yayımlansa doğru değerlendirme yapılabilir, uygulama raporları belki yayımlanıyordur, fakat ben bilmiyorum.
Adalet Bakanlığı’nın ve yüksek yargı organlarının bir eksiğini söyleyerek yazımı biteceğim:

Maalesef, adalet sarayı yaparak dosya içerikleri düzelmiyor; adalette dengelerin korunmamasında hükümetin payını da görmeliyiz. Dosyaları oluşturanlar işlemlerin failleri, muterizleri, avukatları ve yargı mensuplarıdır; bunların sözleriyle kamuoyu oluşuyor.

Devletin her kurumu gibi, adalet kurumunda da ‘sözcü’ işlevi kurumlaşmamıştır. Oysa, sözcünün en çok gerektiği kurum Adalet Bakanlığı ve yüksek yargıdır; özellikle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun sözcüsü bulunmaması, son iki yılda yargıdaki güven azlığının başlıca nedenidir. Silivri mahkemelerinde, bazı avukatların davranış ve açıklamaları karşısında açıklama bekleyenler cevap bulamamış, zaman geçtikçe her söylenene inanmaya başlanılmıştır! Sözcülük kurumunu kurma ve çalıştırmanın kolay olmadığı biliniyor; bu doğrudur da, sözcüsü olmayan kurumlara ait haberlerin kamuoyuna doğru yansımadığı da gerçektir!