Yıldönümleri

Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 65'inci yıldönümü mahzunluğuna AKP iktidarının bir yılının muhasebesi eklendi.

Atatürk'ün aramızdan ayrılışının 65'inci yıldönümü mahzunluğuna AKP iktidarının bir yılının muhasebesi eklendi.
Gözlemlerim doğruysa, Atatürk sevgi ve saygısının topluma yaygınlığı artıyor. Ülke demokraside ilerledikçe onun gücü daha geniş kesime yayılıyor. Hiç şüphem yok Atatürk, toplumu bugün geçen yıldan daha çok etkilemektedir, yönlendirmektedir.
Demokrasinin ilk yıllarında Atatürk'ü halktan koparmak için çok gayret edilmiş, çok mürekkep harcanmıştı. Şimdi o günlerin sloganları unutuldu, artık imalı sözler tekrarlanmıyor. Demokrasimizi ne kadar güçlendirirsek, çağdaşlaşma ideali o kadar yol alacaktır. Endişe duyanlar, geçen 50 yıla bakmalıdır. Son yarım asır içinde, Cumhuriyet'in kazanımlarına çok savaş açılmıştır, bazen geriye dönüş heveslileri kazanıyor gibi görünmüşlerdir, fakat her girişim başarısızlıkla sonuçlanmış, toplum gözünü Batı'dan ayırmamıştır.
Atatürk'ü dogmaya dönüştürenler, devrimin zaman içinde değişip gelişmesini yozlaşma sayanlar hep görüldü. Bunun tam karşısında, Cumhuriyet'i din kurallarıyla yönetmek isteyenler de, her fırsatta ileri çıkmaya çalıştılar, bir-iki adım attılar, arkalarında kalabalıkların, dinine bağlı ve saygılı insanların bulunduğuna inandılar, başkalarını da inandırmaya çalıştılar. Halkımız, bu iki tarafın yobazlarına yüzünü çevirmedi, önem vermedi, demokrasiyle güçlenen Cumhuriyet'in, Atatürk'ün yolunda kalmayı seçti.
Bundan sonra da aynı şeyler olacak. Çağdaşlığa karşı yobazlığı savunanlar görülecektir. Çoğunluk yobazların yanında değildir ama, hiçbir tehlike de
yok değildir; gittiğimiz yolda zorluklar ve engeller vardır. Başbakan'ın dün söyledikleri bana bu tehlikelerden birini hatırlattı:
Başbakan sayın Erdoğan dün 'laiklik' tanımını veriyordu: Laikliğin iki boyutu vardır, biri din ve devlet işlerinin ayrılması; diğeri hükümetin inanç ve kimliklere eşit uzaklıkta bulunması.
Başbakanımızın görevi sırasında din işleriyle devlet işlerini ayırabildiğini pek sanmıyorum. Bunun örneklerini versem, 'İnanç özgürlüğü yok mu?' deneceğini bildiğimden, şimdi bu tartışmaya girmiyorum.
Değinmek istediğim, 'Hükümetin inançlara eşit yakınlıkta bulunması' iddiasıdır.
Bu iddia gerçek midir? Hükümetler inançlara iki nedenle 'eşit yakınlıkta' duramaz. Biri, devlet okullarında din dersinin 'zorunlu ders' olmasıdır. Diğeri de, din işlerinin hükümetin görevlerinden sayılmasıdır.
Din dersi zorunlu olan devlet okullarında, bir dinin esasları ve bu esasların gereği olan uygulama, 'Bakanlığın hazırladığı' müfredat programı içinde çocuklarımıza öğretilmektedir. O müfredat programını hazırlayan, buna uyulmasını sağlayan, öğretilmesini denetleyen bir bakanlık nasıl olur da inançlara eşit yakınlıkta sayılabilir?
Din işlerini, camileri hükümet yönetir; din görevlilerini, onların nerede çalışacaklarını Başbakanlık belirler, din görevlilerinin yetiştirilmesi ve işlerini nasıl yapacakları, okuyacakları hutbeleri hükümetin memurları hazırlar. İnanç sahiplerinin, cemaatin, din görevlilerinin belirlenmesinde hiçbir etkinliği yoktur. Polis de, cami imamı da benzer usuller içinde seçilir ve tayin edilir.
Başbakan'ın 'Hükümetin inançlara eşit yakınlıkta bulunduğu' sözü gerçeği açıklamamaktadır; 'niyetini' açıklıyorsa diyeceğim yok, bekleriz!