Yükseköğretimde bireyin korunması

Yükseköğretim bu yılın ilk ayında kamuoyunun ilgisini çeken konulardan biriydi.

Yükseköğretim bu yılın ilk ayında kamuoyunun ilgisini çeken konulardan biriydi.
Üniversiteler ve YÖK, Irak kadar her gün manşetleri doldurmasa da, özellikle Radikal gazetesinde oldukça geniş yer buldu. Hafta başında YÖK Başkanı Kemal Gürüz, Taksim Toplantıları'nın konuğuydu. Salı günü, Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu basın toplantısında, görüşlerin toplanmasından sonra 'ikinci aşamaya' gelindiğini, değerlendirme ve modelleme çalışmalarının yaklaşımlarını somutlaştırıp, 26 Şubat'ta Bakanlar Kurulu'na sunacaklarını bildirdi.
Bir aydır, hemen her gün, gazetemizde değişik çevrelerin düşüncelerine yer verildi. Bakanlığa bu süre içinde 11 bin kişi görüş bildirmiş. Bakanlığın web sayfasında, görüşler özetlenerek yayımlandı.
Bakanın "Somutlaştırdığımız ve modelleştirdiğimiz bu yaklaşımı, kamuoyunun bilgisine, katılımına, eleştirisine açık tutacağız" sözünden cesaret alarak, yayımlananlardan farklı olan bir görüşümü burada belirtmek istiyorum.
Devlet, kamu düzenini ve bireyin yararını korumak için birçok düzenlemeler yapar. Yükseköğretimle ilgili yeniden yapılandırmanın bir yanı da, bireyin korunması amacıyla yapılması gereken yasadır. Örnekle anlatmaya çalışayım:
Resmi Gazete'de son bir ay içinde; uydu yayınlarıyla, çimento üretimi bileşim ve özellikleriyle, antrenör eğitimiyle, zirai karantinayla, elektrik piyasasıyla, kırmızı et ve et ürünleri üretim tesisleriyle, ceza muhakemesi usulüyle, derneklerle ilgili (yasa, yönetmelik ve tüzük olarak) düzenleme kuralları yayımlanmıştır.
Bu saydıklarımın içinde, devletin tekelinde bulunan işler olduğu gibi, hem devlet, hem özel kesimin içinde bulunduğu ya da özel kesime bırakılmış alanlar bulunmaktadır.
Devlet, ceza usulünde olduğu gibi kamu düzenini sağlamak amacıyla kurallar yürürlüğe koyduğu gibi, bireyi korumak için, örneğin et ürünleri tesislerinin uyacağı esasları düzenler; çimento adıyla satılan üründe aranan standartları yayımlar, uygulamayı denetleyecek kurumları kurar.
Yükseköğretim alanında, devletin kurumları olduğu gibi, aslında özel işletme karakterindeki 'vakıf üniversiteleri' de vardır. Devlete veya vakıflara ait olsun, bütün yükseköğretim kurumları; en değerli varlığımız insanı, bilgi ve beceriyle donatmak, hayata karşı güçlü kılmak, onlara bir meslek vermek için kurulur ve çalışırlar.
Yükseköğretim kurumlarının bu temel işlevinin tanımlanması; bu tanımın uygulanma yöntemlerinin belirlenmesi; tanım ve yöntemlere uyulup uyulmadığının sürekli denetlenmesi; çıkan ürünün, diploma alan öğrencinin, başlangıçta belirlenen bilgi ve beceriyle donatılıp donatılmadığının ölçülmesi, sonuca göre o kişinin diplomasında yazılı mesleği icra edip edemeyeceğine karar verilmesi devletin görevidir.
İşte, bir türlü gelemediğimiz yer burasıdır: Yükseköğretim kurumlarının işinin tanımı ve çalışma kurallarının belirtilmesi; devletin, ihmal etmemesi gereken ama bir türlü yanaşmadığı bir görevidir.
Devlet ve vakıf üniversiteleri birbirinden ayrılmadan, bir çerçeve kanunuyla, genel düzenleme yapılıp; birey yükseköğretim kurumları karşısında korunmalıdır.
Devlet üniversitelerinin, sahibi olan devletle ilişkisi, öğretim özerkliği,
yönetimin nasıl belirleneceği kurallarıyla; gençlerin diplomasında yazılı bilgi ve beceriyle donatılıp donatılmadığının denetlenmesi ve ölçülmesi kuralları birbirinden çok farklıdır.
Bu ayrımla başlamalıyız yükseköğretim kurumlarını yeniden düzenlemeye.