Yükseköğretimde yeni ufuklar

Yükseköğretimde, yönetim farklılıklarıyla yeni ve zengin modeller arayışına girmeli ve bulmalıyız.

Yükseköğretim Kurulu’nun hazırladığı ‘Yükseköğretim Kanunu Taslağı’ (Taslak) dün Milli Eğitim Bakanlığı’na verildi.

Taslağın, hükümet tasarısına dönüşmesi dönemindeyiz. Bu dönem; yuttaşlarımızın, partilerin ve milletvekillerinin görüşlerini ve önerilerini duyurma dönemidir.

Geçen hafta sonunda Başbakan ‘özel üniversitelerin kurulabilmesi’ önerisini dile getirmiş, ben de geçen yazımı bu konuya ayırmıştım.

“Yükseköğretimin sorunu devletin yapısıdır!” başlıklı yazımın özetini tekrarlayarak taslak hakkında yazmak istiyorum.
Sayısal olarak hızlı bir büyüme içinde bulunduğumuz yükseköğretimde birçok sorunumuz vardır. Öğretim düzeyi ve araştırmalarda gelişmiş ülkelerin çok gerisindeyiz. Üniversitelerden ülke ihtiyacına uygun sayıda meslek sahibi yetiştiremiyoruz ve mezunlar arasında karşılaştırılamayacak ölçüde fark vardır.

O yazıda, yükseköğretimde sorunumuzu, “Bakılan yere göre farklı tanımlar yapılabilirse de yükseköğretimde sorunumuz; devlet yapımızdır” cümlesiyle tanımlamıştım.

Taslak, benim yükseköğretim sorunu diye anlatmaya çalıştığım durumu, doğru biçimde tanıtmak için yazılmış gibi.

YÖK’e haksızlık yapmak istemem; diğer devlet kurumları da yeni bir düzenleme hazırlarken aynı anlayışla masaya otururlar.

YÖK’ün uzmanları ve kurullarının da içimize sinmiş bir inanış ve anlayışla çalışarak taslağı hazırladıkları belli; yani bizim insanımız, bizim bürokratımız yazmış.

Taslağa göre yeni YÖK, ‘yükseköğretim sistemini koordine etmek, planlamak, düzenlemek, değerlendirmek ve denetlemek üzere’ kurulmaktadır; ‘idari ve mali bakımdan özerk’ olacaktır.

Bu tanımdan anlaşılan, liseden sonra kurulmuş ve kurulacak eğitim kurumlarındaki bütün kuşlar, YÖK’ün düzenlemesi ve denetimi altında, YÖK’ün planlarına uygun ve YÖK’ün eşgüdümünde uçacaklardır!

YÖK’ün görevlerini sayan 6’ncı maddeye göre ise yükseköğretim kurumlarında yuva kurup uçacak kuşların, boyu, bosu, sesi, ne kadar yavruları olacağı, her gün nerede ne kadar uçacakları da YÖK’ün kararına bağlı olacaktır. Bizde Ankara’da bir koltuğa oturanlar, bütün Türkiye’yi yönetmeye çalışır; zaten her işin yetkisinin merkezde olduğu bir yerlerde mutlaka yazılıdır, yeni düzenlemelerde merkezin hâkimiyeti biraz daha güçlendirilir.

Merkeze bağlı örgütün görev ve yetkileri, örgütün yetkili olduğu biçiminde yazılır, okunduğunda örgütün her kademesi her işte yetkili sanılır. Aynı işin iki yetkilisi vardır; biri örgütün başındaki adam, diğeri de merkez. Örgüt bu nedenle merkeze sorar, merkez de “Sen yetkilisin” diyemez; zaten kendisinin karar vermesinden de memnun kalır!

Bu sistem kendiliğinden doğmamıştır; bütün işler merkezdedir ama sanki örgütün yetkisi varmış gibi görünür; kararları merkez alır, sorun çıktığında gerçek sorumlu bulunamaz; yargıda zamanaşımı, bilirkişiler, tanıklar, raporlar üretilir ama vicdanları rahatlatan kararlar alınamaz.

Geçen yazımda merkezin hâkimiyetini ‘bütün teşkilatı merkezin demir yumruğu içine alarak, sorumsuz sorumlularla iş yapmak’ cümlesiyle tanımlamaya çalışmıştım. Sorumlular, gerçek yetkili olmadığından başkasını işaret eder; yetkililer, gerçek sorumlu sayılmadığından işi başkasına bırakır!

Ben bu yazıya başladıktan sonra Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in “YÖK’ü gerekirse kalite derecelendirmesi yapan bir kurum olarak düşünüyoruz” biçimindeki sözleri yayımlandı. Sayın Bakan, “Taslak eğer bu şartları taşıyorsa ben bakanlar kuruluna arz edeceğim aksi takdirde ayrıca bir çalışma yürüteceğiz” diyordu.

Sayın Dinçer, taslak üzerinde düşünmenin ve çalışmanın yararlı olabileceğini gösterdi.

Farklılığı ‘renk, kültür ve yaşam tarzına’ sıkıştıran YÖK Başkanı Sayın Gökhan Çetinsaya’nın da yönetim ve yöntem farklılığı, yetkilerin en küçük birimlere gerçekten verilmesi ve diğer farklılıklar içinde yeni ve zengin öğretim modelleri arayışına gireceğini umut ediyorum.