Adı: Ramazan... Cinsi: İbadet... Cinsiyeti: 'Erkek'

İftar programları adeta erkeğe ya da 'erkekliğe-özel' yol alırken en çok izlenen programlarda kadın temsilinin çok daha canlı, belirgin olduğunu görüyoruz. Gayet mütevekkil orucunu tutanlar da dâhil herkes iftarda anlaşılan o ki renk, neşe ve canlılık arayışında.
Adı: Ramazan... Cinsi: İbadet... Cinsiyeti: 'Erkek'

Bu Ramazan ayında da ekranların genel görüntüsü aynı. İftar ve sahur programlarına bakın, ön plânda bir kadın görme olasılığınız neredeyse sıfır. İrili-ufaklı tüm ekranlarda ezici bir erkek egemenliği var.

Programlarda sunucu-yürütücü konumunda tek tük örnek, arada-sırada da konukluk dışında kadın temsilini alabildiğine geri plânda ve söylemesi acı ama ne yazık ki dolgu malzemesi niteliğinde görüyoruz: Muazzam şekilde bir ‘öğreten adam’ edasıyla ekranları kaplayan ‘erkek’ hocalara, “Hayırlı akşamlar Hocam! Sizi çok seviyoruz” girizgâhı eşliğinde sordukları sorularla; hocaların anlattığı peygamber kıssalarını dinlerken içli içli gözlerinden süzülen yaşlarla; ve yine hocaların okuduğu dualara canı gönülden âmin deyişleriyle… 

Bazıları bu yazdıklarıma ‘malûmu ilâm’ olarak bakacak, “Ne bekliyordun ki” diye soracak ve İslâm’ın ataerkil tarihsel örüntüsünden bîhabermişçesine nasıl bu kadar naif bir beklenti içinde olduğumuzu da sorgulayacaklardır. 

Onların bu tepkilerine saygıyla ve samimiyetle açık olduğumu da belirterek şunu eklemek istiyorum: Ben, Ramazan’ın erkeğe mahsusluğunun bu sene daha da ‘berkitildiğini’ düşünüyorum. Ve Türkiye’de Müslüman kadınların entelektüel birikimi, ideolojik olgunluğu ve İslâm’ı yorumlama yetkinliği açısından erkeklerden hiç de aşağı kalmayacak noktaya çoktan geldikleri halde Ramazan’ın bu erkek tahakkümüne kayıtsızlıkları karşısında da hayal kırıklığı içindeyim. İtiraf etmeliyim ki birkaç yıl öncesinde, bugünlere gelindiğinde Ramazan’ı ekranda ‘eda ediş’ tarzımızda giderek ‘feminen’ katkının artacağı kanısındaydım. 

Mesela bir ‘Ahir Zaman Rabia’sı’ gibi yıllardır güleç ve zarif bir şefkat yumağı olarak sohbet programlarında izlediğimiz Cemâlnur Sargut’un iftarlarda da karşımıza çıkacağını ummaktaydım, yanıldım. Oysaki Sargut’un gerek ilmî kapasite, gerek ekran tecrübesi olarak halen iftar programlarında izlediğimiz pek çok isimden eksiği olmadığı, hatta fazlası olduğunu düşünüyorum. Bundan öte bir ekran yüzü olarak çok daha ‘spektaküler’ olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ki malûm, televizyon söz konusu olduğunda bu, ister karşı çıkın ister çıkmayın, en önemli faktörü oluşturur. 

Ama hayır. Ne Sargut ne de bir başkası, biz Ramazan’da kadın yüzüne, kadın sesine, kadın ‘dili’ne yine hasretiz! Türkiye’de kadınların imam-hatipte okuyabileceğini, ilahiyat fakültelerine gidip İslâmi ilimler alanında uzmanlaşabileceğini, din eğitimi sonrasında farklı alanlarda öğrenim görüp doktor, avukat, öğretmen, hostes olabileceğini, gazetelerde yazarlık, televizyonlarda spikerlik yapabileceğini savunanlar ve bunları hayata geçirenler, iş İslâm’ı kitlelere takdime geldiğinde kadınlara (açık ya da örtük şekilde) dur demekte beis görmüyor. 

O yüzden Ramazan bu yıl da ekranda sadece ve sadece erkeğe, erkekliğe, ataerkilliğe geldi!.. Öyle olunca da bu ‘eril’ tekdüzelik, seyri kabak tadı verdiği için artık eskisi kadar rağbet görmüyor. Önde gelen kanalların biri-ikisi hariç hepsinde iftar programı var ve bu programlarda sadece Nihat Hatipoğlu Hoca’nınki reytingde ilk 10’da yer almakta ki o da eski etkisinden uzak durumda. 

İftar programları adeta erkeğe ya da ‘erkekliğe-özel’ yol alırken en çok izlenen programlarda (ama iyi ama kötü şekilde deyin) kadın temsilinin çok daha canlı, etkin, belirgin olduğunu görüyoruz; yaza özgü komedi dizileri bunlar ve bazı popüler yarışma programları… Gayet mütevekkil orucunu tutanlar da dâhil, hemen herkes iftar saatlerinde anlaşılan o ki renk, neşe ve canlılık arayışında bu programlara meylediyor.

Bunun bir nedeni, önceden de ileri sürdüğümüz üzere, dini gündelik hayatın her santimetre karesinde deneyimleyip duyumsama ısrarına mesafeli, ‘seküler’ bir yaşantıdan yana toplumsal tercihin hâlâ yaygın olarak mevcudiyeti. Ama buna, Ramazan programlarının erkeksi bir sıkıcılıkla malûl olması da pekâlâ eklenebilir. Kadın temsilini bu kadar kıyıya iten, minimalleştiren, görünmezleştiren programlar, popüler kültürün doğasına aykırı. Tabii yaşadığımız hayatın doğasına da… 

Bu gidişin acaba Türkiye’de İslâmcı hükümetin din bağlamında bu coğrafyanın tarihsel tecrübesiyle uyarlı bir yol alıştan ve bir ‘sivil-seküler İslâm’ modeline doğru ‘evrimleşme’den alabildiğine sapıp Selefilik ‘gemi’ni iyice azıya almış olmasıyla bir bağı kurulamaz mı diye düşünmüyor da değilim. AKP’nin önceki (liberal) siyasi pratiğine eşlik etmiş eski bakan, felsefeci ve ilahiyatçı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın 2000’li yılların ilk yarısındaki bir sözünü hatırlıyorum mesela… Gazetecilerle söyleştiği televizyon programında bir yandan siyasette kadının yeterince temsil edilmediğinden, öte yandan siyasete damgasını vuran uzlaşmaz tartışma ve çatışmalardan yakınan Aydın, “Keşke hayatımızda ‘kadın dili’ne daha fazla yer verebilsek” demişti. 

Mehmet Aydın Hoca şu ara nerelerde, bilemiyorum. AKP saflarında kayıplara karışmış gibi… Onun yerinde gayet ‘Selefi-meşrep’ hocaların AKP burçlarının ‘yükselen’i olduğu söylenebilir. Tabii böyle bir iklimde de ‘kadın dili’nin ne siyasette, ne diyanette, ne de dinin televizüel seyrinde yükselme ümidinden söz edilebilir.