'Ahmet ile Murat'ın düşündürdükleri

İki dizide de 'yükselme arzusunda kaybeden-ler'in komik hikâyelerinin anlatıldığını görüyoruz. Çağımızda bir çoğunluk için 'saklı trajedi' olan bu noktayı 'Ahmet ile Murat' komediye vurarak kimseyi incitmeden 'güldür güldür' işliyorlar.
'Ahmet ile Murat'ın düşündürdükleri

Ahmet Kural ve Murat Cemcir’i izledikçe en çok ‘Yavru ile Kâtip’i hatırlıyorum. Özellikle Murat, ‘Kâtip’i (Ciccio Ingrassia) andırıyor. İtalyan sinemasının 1960 ve 70’lerde efsaneleşmiş o ‘komik ikili’si (‘Franco e Ciccio’) belki dünyada olduğundan da çok Türkiye’de sevilmiş, bugünün moda tabiriyle ‘fenomen’ olmuşlardı. O kadar ki hem bir ‘yerli’ ‘Yavru ile Katip’ filmi çekilmiş, hem de onlar üzerine bir 45’lik plâk (‘Yavru ile Kâtip İstanbul’da’) yapılmıştır.

Bizim sinemamızda iz bırakmış belki de tek komedyen ikili Zeki Alasya-Metin Akpınar’dır. ‘Ahmet ile Murat’ film endüstrisinin nabzının sinemaya ek olarak (aslında artık ondan daha da fazla) televizyonda attığı şu dönemde ‘Zeki-Metin’in hanidir zorlanmamış tahtına aday gibi görünüyorlar.

Fakat onlarda şöyle bir fark söz konusu: Gerek bu coğrafyada folk ve popüler kültürün en kadim örneklerinden Karagöz-Hacivat’a, devamen ‘Kavuklu ve Pişekâr’a, oradan zamanımızın yukarıda zikredilen ‘Zeki-Metin’ ikilisine; gerekse dünyada ‘Lorel-Hardi’den yine yukarıda zikredilen ‘Yavru ile Kâtip’e kadar komik ikililerin en temel özellikleri, karşımıza zıtlıkların buluşması olarak çıkmalarıdır. Yani bir yanda ‘avam’, dobra ve samimi Karagöz, karşısında ‘elit’, hesaplı, içten pazarlıklı Hacivat; safsalak ‘Yavru’, kurnaz ‘Kâtip’; sıska Lorel, şişko Hardi; daha çocuksu ve şapşal tiplemelerle Zeki ve daha uyanık, anasının gözü Metin gibi...

‘Ahmet ile Murat’ta gerek fiziksel, gerekse ‘psiko-sosyal’ tipleme itibarıyla çarpıcı bir zıtlık olduğu söylenemez. Bir ikili olarak onların ürettikleri komedi, yukarıda sıraladığımız diğer örneklerde olduğu gibi kendi içinde çatışmacı değil, dayanışmacı bir dinamizme sahip. O yüzden (‘üçlü’ başlayıp giderek bir ‘ikili’ olarak kristalleştikleri) ‘İşler Güçler’de olduğu gibi şimdi ‘Kardeş Payı’nda da onları genelde ‘şıracının şahidi bozacı’ tarzı bir performans içinde izliyoruz.

‘Ahmet ile Murat’ın bu performaslarının içeriğine bakıldığında ise yine ‘İşler Güçler’den ‘Kardeş Payı’na uzandığı söylenebilecek bir ‘tez’in izini sürmek mümkün. Ve bu, günümüzün çok önemli bir sosyolojik olgusunun sorunsallaştırılmasına dayanıyor. Her iki dizide de ‘yükselme arzusunda kaybedenler’in komik hikâyelerinin anlatıldığını görüyoruz. Çağımızda bir çoğunluk için ‘saklı trajedi’ olan bu noktayı ‘Ahmet ile Murat’ komediye vurarak kimseyi incitmeden ‘güldür güldür’ işliyorlar.

Sosyolog Karen Sternheimer’in ‘Celebrity Culture and the American Dream’ (‘Şöhret Kültürü ve Amerikan Rüyası’) başlıklı çok önemli çalışmasında altı çizilip irdelenen bir ‘çağ hali’nin komedisi bu aslında. Herkesin şöhret arzusuna kapıldığı, meşhurluk ateşiyle yanıp tutuştuğu bir çağdayız. Mevcut ‘tekno-ekonomik’ düzlemimiz böylesi bir kitlesel motivasyonu kışkırtıyor. Hatırı sayılır bir kitle tarafından izlenme, fark edilme, bilinme fırsatı, türlü-çeşit ‘realite’ yarışmalardan zengin internet içeriklerine (‘facebook’, ‘twitter’, ‘blog’lar, vd.) kadar herkesin önünde durmakta gibi. Bağlantılı olarak diksiyon, sunuculuk, oyunculuk kurslarına rağbet de doruk noktasında. Bu doğrultuda ‘kısa yoldan köşeyi dönmek’, sosyolojik deyişle yukarı doğru sosyal hareketlilik herkesin önünde açık sanılıyor.

Fakat bu gerçekten de mümkün mü? Herkesin tanınır-bilinir, yani şöhret olduğu yerde ‘sıradan’ kim kalacak?! Dolayısıyla aslında olan, ‘şöhret’ algısı ve duygusunun sıradanlaşması. Sonuçta da herkes tarafından o ya da bu şekilde tanınır-bilinir olup ‘yırtabileceği’ni sanmanın sonu, büyük çoğunluk için yine büyük bir hayal kırıklığı. Arzudan geriye hüsran kalıyor.

Ben ‘Ahmet ile Murat’ın ‘İşler Güçler’de olduğu gibi ‘Kardeş Payı’nda da ‘şöhret kevgiri’ndeki bir kitlenin ağıdını mizah çubuğuyla yaktıklarını düşünüyorum.

Burada kanımca tek sorun, daha önce başka yazılarda da değindiğim üzere, ‘maskülin’ (eril/erkeksi) ağırlık... Bu, ‘Kardeş Payı’nda azalmış görünüyor ama kaybolmuş değil. ‘Ahmet ile Murat’, kadının marjinal (hatta araçsallaşmış) olarak kendisine ancak yer bulduğu bir komedi performansına öncülük ediyorlar (bir ‘Yalan Dünya’ kıyaslamasına gitmek, bu tespiti değerlendirme yolunda önerilebilir). Bu belki de bilinçli bir tercih, çünkü yukarıda da sıraladığımız üzere tarihten bugüne her yerde ‘komik ikili’ olarak karşımıza hep erkekler çıkıyor; ve onların hikâyelerinde de aynı eril ağırlığı, kadının marjinalliğini, araçsallığını hissetmek mümkün...

Fakat ‘Ahmet ile Murat’ açısından bakıldığında sorun şu ki onların yoğunlaştığı konu, yani ‘şöhret kültürü’ (ve ‘endüstri’si) bağlamında kadın, istihdam imkânından kariyer arayışına ve etkin ‘tüketici’ konumuna kadar hayli merkezî bir yerde duruyor ve ağırlık oluşturuyor. O yüzden bu kadar eril dokulu içerik, hem yeterince kapsayıcı olmuyor, hem de hedef kitle düşünüldüğünde pek ‘rasyonel’ görünmüyor.