Alev almak ya da sönmek: işte mesele bu!

Gülşen Bubikoğlu'nu unutulmazlaştıran 'Alev Alev'in akıbeti, en çok bu kült ismi içererek aşabilecek güçlü bir performansa bağlı gibi...

‘Alev Alev’, ‘Dila Hanım’la aynı kulvarda ele alınabilecek bir dizi. Yeşilçam klasikleri belli yaş grubundaki seyirci kitlesinin hatıralarını da canlandıracak şekilde diziye uyarlanıyor. ‘Nostalji endüstrisi’ diyelim. Tabii genç kuşaklar ve ‘zamanın ruhu’ da dikkate alınıp modernize edilerek, tempo kazandırılarak yapılıyor bu. ‘Remiks’ gibi...

1984 yapımı Halit Refiğ filmi, Gülşen Bubikoğlu’nu unutulmazlaştırmıştı. 20’li yaşların başında izledik. 12 Eylül sonrasının hâlâ boz bulanık havasında steril bir yapımdı. Yakışıklı ama yoksul-çaresiz erkek (Tarık Akan); yaşlı ama zengin-güçlü erkek (Cüneyt Arkın); şehirli, burjuva bir kötü kadın (Çiğdem Tunç); ve onların ortasında kasabalı, geleneksellikle modernlik arasında salınım içinde, hem yabani hem masum, ‘Alev Alev’ parlayan bir kadın (Gülşen Bubikoğlu)...

Filmi en unutulmaz kılan motif, ismiydi demek de çok yanlış olmaz. Bazı yapıtları ismi taşır; hatta isim, yapıtı aşkın hale gelir. ‘Doktor Jivago’ böyledir; ‘Rüzgâr Gibi Geçti’ de, ‘Bazıları Sıcak Sever’ de... Türk sinemasında da ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’, ‘Şoför Nebahat’, ‘Küçük Hanımefendi’ bazı bariz örnekler. Nihayet, ‘Dila Hanım’ da böyleydi, ‘Alev Alev’ de öyle. Aşk, tutku, çekişme, şiddet, şehvet, hepsi simgesel karşılıklarını topluca bu mucize isimde bulmakta. Dolayısıyla isim, baştan avantaj böyle bir filmden dizi çıkarmak için...

Bir avantajı daha var ‘Alev Alev’in: Senaryo, esnetilmeye müsait. Kendisini seven iki erkek arasında bir kadın var. Bunlardan birine âşık ama aynı zamanda aldatılıp terk edilmiş olmanın öfkesiyle yüklü ona karşı... Diğerine aşk duymasa da onun gücünü kendi ihtiyaçları için seferber etme arzusunda; dahası bu erkek, diğerine olan aşkından habersiz... ‘Aşk-ı Memnu’yu da andıran bu ana temayı pek çok yan tema ekleyerek diziyi uzattıkça uzatabilirsiniz. Ama öte yandan bunun dizi formatında hayli işlenmiş ve ‘eprimiş’ bir tema olduğunu da söz konusu avantajın yanına bir risk olarak eklemek gerekir.

Başta da söyledik; bu, Gülşen Bubikoğlu’nu kültleştiren bir film ve onun sinemada en olgun dönemine denk geliyor. O yüzden oyunculuk açısından ‘çıta’ bir hayli yüksek. Dizinin Alev’i Rojda Demirer elinden geleni yapsa da Bubikoğlu’na kıyasla (en azından başlangıç itibariyle) ‘mütevazı’ bir havaya sahip geldi bana. ‘Seçkin’leşmesi lazım.  Kaptan Murat rolüne Berk Oktay iyi gitmiş. Tarık Akan’ı aratmıyor, hatta aşmış dahi denilebilir. İlker İnanoğlu’nun canlandırdığı Demir tiplemesi için ise “Eh” demek en doğrusu. Sinemada Cüneyt Arkın’ın (‘Şahin Bey’ olarak) canlandırdığı bu rol için o hâlâ genç gibi. Ama burada öznel ve önyargılı olma ihtimalim yüksek. İlker, çocukluğumun ‘Yumurcak’ıdır ve aynı yaşlarda olduğumuzdan benim için ‘özdeşimsel’ karakterdi. Böyle ‘yaşlı adam’ rolünde onu kabullenmek, tabii yine özdeşimsel mahiyette, zor geliyor belki de bana!..

Ne olursa olsun aslolan, Alev rolünde Rojda Demirer’in performansı. Onun, Alev’i ‘Alev Alev’ yapabilmesi şart. Aksi takdirde ‘Alev’ çabuk söner.