'Ankara'nın Dikmen'i, 'Recep İvedik'in iğdişi!

'Ankara'nın Dikmeni'nde 'Angara havaları'yla herkes 'eller havaya' oluyor ve dirlik düzenlik içinde akıp gittiği hatmedilmiş hayata hiç 'zehir' saçılmıyor!..
'Ankara'nın Dikmen'i, 'Recep İvedik'in iğdişi!

Kanal D’nin yeni dizisi ‘Ankara’nın Dikmen’i’, adını Başkent’in bir semtine gönderme yapan tekerlemeden alsa da oraya ‘ilişmiyor’. İyi de yapıyor! Çünkü tekerlemenin devamı malûm: “Ankara’nın Dikmen’i, bi daha gelirsem … beni”!..

Yahya Kemal’in, memleketin çok daha ‘asude’ zamanlarına tarihlenen, edebi ve edepli Ankara ‘tarifi’nin (“Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşü”) zamanımızın varoş ruhuna gayet uygun düşen karşılığı olduğu söylenebilecek bu tekerlemeden adını alan dizide Dikmen semtine odaklanma çok rahatsız edici olurdu.

‘Dikmen’, dizimizin başkarakterinin adı (Bülent Emrah Parlak). Ankara pavyonlarında karın tokluğuna saz çalıp ‘Angara havaları’ okuyan gariban ve oldukça ‘safsalak’ arkadaşımız o… Bir üçkâğıtçının oyununa (ünlü olup yırtma ‘ayağına’) gelip İstanbul’un yolunu tutuyor ve dolandırılıyor. Dikmen ortada kalınca da kabak, onun İstanbul’da asortik bir hayat yaşayan halaoğlu Latif (Burak Kut), ama daha da çok Latif’in tam bir ‘sosyetik karikatür’ olan karısı Tilbe’nin (Gözde Kansu) başına patlıyor.

Dizi, sinema/dizi film mecramızın tematik motif indeksinin baş köşesindeki yerini ebediyete kadar muhafaza edecekmiş gibi görünen kır-kent, taşra-metropol, gelenek-modernlik ikiliğinin güncel bir yeniden üretimi. Motif, hemen her dizide, ama merkezî ama yan tema olarak, büyük ya da küçük ölçekte karşımızda zaten… Yenilik, ‘taşra’nın bu defa ülkenin başkentine atıfla servis ediliyor oluşu.
Yanlış anlaşılmasın, burada Gani Müjde öncülüğünde şekillendirilen hikâyenin ‘Angaralı Dikmen’i İstanbul’a ezdireceği kanısında değilim. Hatta o, akış içinde büyük ihtimalle giderek galebe çalacaktır. Ama mesele, böyle bir taşra-metropol ikiliğini kurarken Ankara’yı ‘taşra’ olarak kodlamak ki burada ta o ‘Payitaht’ günlerinden kalma İstanbul-merkezci önyargının izini sürmek mümkün. ‘Bürokratik şehir’, tamam; ‘resmiyet’, tamam; ‘devlet’, tamam… Ama buradan “Köyden indim şehre” misali bir ‘Salako’ çıkarmak, yok o kadar da değil! Dizinin esin kaynağı olduğu anlaşılan o ‘Angara havaları’nı okuyanlar, sade size değil, şeytana da pabucunu ters giydirir!..

Evet, diziye nefes olan dinamik, son dönemde popüler kültür dünyamızda bir çığ gibi büyümüş ‘Angara havaları’ ve kadınlı-erkekli ‘Angaralı’ müzisyenler… Ve bu noktada söyleyecek söz yok. Onca yıllık ‘Başkent’in popüler gündeme gelişi bu şekilde oldu! Gerçi ‘Behzat Ç.’ de çok uğraştı ama onda kitlenin ortalamasını rahatsız edecek ‘zehir gibi’ bir içerik vardı. Hâlbuki ‘Angara havaları’yla herkes ‘eller havaya’ oluyor ve dirlik-düzenlik içinde akıp gittiği hatmedilmiş hayata hiç ‘zehir’ saçılmıyor!..

Fakat bunları söylerken harcamamaya dikkat etmemiz gereken bir nokta oyuncu emeği… Bülent Emrah Parlak, tam anlamıyla yaptığı işin hakkını veren bir performans sergiliyor. ‘Veliaht’ denilen vasat yarışmanın, uğradığı haksızlıkla akılda kalan tek ismi olmuş Gözde Kansu, hemen hemen kusursuz performansıyla şirret bir ‘monden’e nefis hayat vermekte. Burak Kut ise o ‘monden’in kocası, ‘kırsal’ Dikmen’in de halaoğlu Latif rolünde ‘kültürel araf’ta kalmış bir karakter olarak çok başarılı bir ‘moderatör’.

Bununla birlikte izlerken bariz bir ‘Recep İvedik’ etkileşimi, esinlenmesi, hatta özentisi olduğu hissine kapıldığımı da son olarak söylemeden geçemeyeceğim. Dikmen karakterini izlerken yer yer agresyon katsayısı düşürülmüş, ‘iğdiş edilmiş’, bir parça da ahmaklaştırılmış ‘Recep İvedik-sürümü’ ile karşı karşıya olduğunuzu düşünürseniz yalnız değilsiniz!..