Araplar da 'seküler' sever!

Arap ülkelerine sattığımız, oralarda en çok beğenilen diziler, seküler zihinlerden çıkan, seküler yaşam telkin ve teklif edenler

Reyting sistemine iktidar müdahalesi iddialarını yorumlamaya önceki yazıda kaldığımız yerden devam edelim! Diyoruz ki popüler kültürün de, televizyonun da ‘seküler’ (dine tâbi olmayan) bir dokuya sahip olması kaçınılmaz. ‘Temaşa’ zapturapta gelmez çünkü. Din ise yapısı gereği disiplin ve ‘tahdit’ talep eder. O yüzden sekülerleşmeyi esas kılan modern zamanlar, dini ‘her şey’ olmaktan çıkardı, ama ‘hiçbir şey’ haline de getirmedi; sadece ‘şeyler arasında bir şey’ yaptı. Bu tablonun postmodern zamanlarda ‘revizyon’a uğradığı ve artık dine daha fazla kıymet biçilir olduğu söylenebilir. Fakat bu yeni durumda da ‘seküler’ zemin kaybolmuş veya ondan vazgeçilmiş değil...

Konuyu dağıtıyorum, ama az daha sabır! Resmî-bürokratik öncülüklü ve düşe-kalka yol alsa bile, Türkiye’nin laiklik, yani sekülerleşme deneyimi (lütfen her iki kavramın nüanslarını yok saydığım düşünülmesin!) onu coğrafyasındaki pek çok komşusuna kıyasla açık bir toplum haline getirdi. Türkiyenin dindar-muhafazakârları da, Başbakan Erdoğan dâhil olmak üzere, bu sekülerleşme deneyiminden payını almıştır. Başka türlü, Başbakan’ın geçen yıl Arap Ortadoğu’sunda yaptığı, oralarda yeni iktidar seçeneği haline gelmiş ‘Müslüman Kardeşler’ kadrolarını da kızdıran ‘laiklik’ telkinini anlamlandırmak mümkün olmaz.

Tamamen seküler zeminde kotarılmış televizyon dizilerimizin yine o ülkelerde neden bu kadar rağbet gördüğünü açıklamak da başka türlü pek kolay olmaz. Geçenlerde Habertürk’ten Kürşad Oğuz’la yaptığımız söyleşide de belirttiğim gibi, evet, dizilerimiz ülkemize komşu pek çok yerde sevilip izleniyor; çünkü insanların hali-tavrı, edası-işvesi, yemesi-içmesi, hüznü-neşesi, kısacası ‘kültür’ü ortak. Ama Ortadoğu-İslâm coğrafyası açısından kanımca çekimi artıran başka ve o coğrafyada eksik bir dinamik var ki bu, sekülerliktir.

Gündelik yaşamın belirgin biçimde seküler aktığı tek müslüman ülke Türkiye bu coğrafyada. Ve diziler aracılığıyla Arap Ortadoğu’sunda idolleşmiş Tuba Büyüküstün’ler, Kıvanç Tatlıtuğ’lar seküler iklimin ürünleri. İçerikler de öyle: kadın-merkezli kurgular, kadın özgürleşmesine odaklı temalar, aşkı-cinselliği mahrem kılmayan, aksine ‘sefa’ ile anlatan hikâyeler, vb... Bunların, söz konusu ülkelerin açık toplum/seküler hayat özlemlerine tercüman olduğu dahi düşünülebilir.

Şimdi iktidar bu tür dizileri baskılamaya mı çalışıyor bilinmez, ama böyle yaparsa bunları dindarlıkta bizimle yarış edecek bu ülkelere de hâlâ satabilir miyiz, emin değilim. Dini esas alan diziler dindar-muhafazakâr kanallarda yıllardır var. Kaç tanesini satabildik? Hiç. Satabildiklerimiz, seküler zihinlerden çıkan, kadınlı-erkekli, aşklı-meşkli, yemeli-içmeli (isterseniz ‘içkili-fışkılı’ da diyebilirsiniz!), kısacası seküler yaşam telkin ve teklif eden diziler.

İşte bu yüzden dizilerin ‘seküler’ dokusuyla oynamaya yönelik muhafazakârlaştırma (‘dindarlaştırma’?!) operasyonları, tam mânâsıyla bindiği dalı kesmek olur. Hatta bu, Başbakan’ın yukarıda zikredilen Arap Ortadoğu’suna yönelik “Sekülerleşin!” çağrısı akılda tutulduğunda bir bakıma ‘kendini inkar etmek’ anlamına dahi gelebilir.