Artık lüzumsuz bir hidayet dizisi

Siz kapitalizmin hidayetine ermiş, kapitalizmi de hidayete erdirmişsiniz! Daha kimi hidayete erdireceksiniz?

Şule Yüksel Şenler’in ‘Huzur Sokağı’, İslami edebiyat bünyesinde ‘hidayet romanları’ denilen türün prototipidir. ‘Türkiye’de İslamcılık ve İslami Edebiyat’ (2008) adlı önemli çalışmasında Kenan Çayır, ‘Huzur Sokağı’nı değerlendirirken hidayet romanlarının özelliklerini de sıralar. Bunlar, Batılılaşma karşısında İslami çözümler üzerinden kurgulanmaktadır. İslami karakterler, Batıcı-laik-modern karakterlere karşı tezlerini savunur, kabul ettirir. Romanlar ‘mutlu son’la, yani ‘karşı’ karakterlerin hidayetiyle biter. ‘İdealize’ Müslüman ve ‘dejenere’ Batıcı tiplerin mücadelesinde genellikle kadın tasvir edilen Batılılaşmış ama mutsuz karakterler, Müslüman erkek karaktere âşık olur ve ‘Huzur Sokağı’nda olduğu gibi, İslam’ı kabul edip çevresine yayar hale gelir (ss. 36-45).
Romanın önceki gün ekrana gelen dizi sürümü, sosyokültürel olarak dindar muhafazakârlığın, ekonomi-politik olarak da liberal İslam’ın zirvede olduğu şu günlerde ilk bakışta, özellikle ticari açıdan ‘rasyonel’ bulunabilir. Ancak hitap ettiği çevrede çığır açıcı olmuş kitabın yazıldığı 1970’ten itibaren hidayet romanlarının ‘altın çağı’nı yaşadığı 1980’leri de kapsamına alan dönem ile 2010’lar arasındaki farka bağlı olarak, özellikle ‘İslami yörünge değişimi’ bağlamında, dizinin ‘parodi’ tadında komik kaçması da olası...

1970’ler, Türkiye’de sosyalist vurgulu bir modernleşmenin kültürel-entelektüel hâkimiyeti karşısında İslamcılığın çekingen ve kısık sesli bir tepkisellik sergileyebildiği yıllardır ki ‘Huzur Sokağı’ tam da bu duruma denk düşen eserdir. Romanın ilk uyarlaması olup şu aralar dizinin Feyza (Selin Demiratar) ve Bilal’i (Kutsi) ile magazinel kıyaslamaları yapılan Türkân Şoray ve İzzet Günay’ın unutulmaz oyunculukları eşliğinde bir ‘İslamcı sinema’ klasiği haline gelmiş Yücel Çakmaklı’nın ‘Birleşen Yollar’ı da aynı iklimle uyarlı, yerli yerinde bir çıkıştır.
Hidayet romanlarının yaygınlaştığı 1980’ler ise ‘sosyalist modernleşme’ arayışlarının sönümlenmeye, İran Devrimi’ne bağlı olarak da İslamcılığın sesinin ‘anti-kapitalist’ tonda hayli gür çıkmaya başladığı bir dönemdi. Bundan dolayı o romanlarda esas muhatap alınıp karşı durulan, ‘kapitalist modernleşme’dir. Karşı kahramanların hidayetiyle gelen ‘mutlu son’lar, aslında ‘İslamcı ütopya’yı gerçekleştirme yolunda motive ve mobilize olmuş bir siyasi hareketin moral zindeliği için yapılan umut aşılarıdır.
Halbuki bugün neredeyiz?! Anti-kapitalist siyasal İslam’ın bir kenara bırakılıp ‘pro-kapitalist’ liberal İslam’ın memleket sathına yayıldığı yerdeyiz. Roman ve dizide zevküsefa içinde resmedilen Batıcı-laik kapitalistlerin yanına yine zevküsefa içinde Müslüman kapitalistlerin eklendiği yerdeyiz. Müslümanların ikametgâhının sadece ‘Huzur Sokağı’ olmaktan çıkıp mesela Başakşehir’de ‘gizli ikinci eş’lere (‘metres’ demekten imtina ettim!) açılan ‘ikinci ev’ler (‘garsoniyer’ demekten de imtina ettim!) de olmaya başladığı yerdeyiz...
Böyle bir ortamda, yazıldığı dönemde (kendi ölçüleri içerisinde değerlendirmek kaydıyla) bir ihtiyaca karşılık gelen ‘Huzur Sokağı’, ekranda hayli naif ve bir o kadar da lüzumsuz kalmıyor mu? Siz bir yandan kapitalizmin hidayetine ermiş, bir yandan da kapitalizmi hidayete erdirmişsiniz! Daha kimi hidayete erdireceksiniz?!