Balkon konuşmasının düşündürdükleri: Totaliteryanizme 'giriş' emareleri

Ben Başbakan'ın konuşmasını 2011'den beri yönelinen 'otoriteryanizm'den bir ileri istasyon sayılabilecek 'totaliteryanizm'e geçişin manifestosu olarak okudum.

Başbakan’ın ‘mütehakkim’ balkon konuşmasında en fazla takıldığım, “daha güçlü demokrasiyi getireceğiz” ifadesiydi. Günahı boynuma ama burada Gezi olaylarının büyük bir şiddetle bastırılma aşamasında sarf ettiği “polisimizi daha da güçlendireceğiz” ifadesiyle çağrışım ve titreşim oluştu zihnimde. Bir ‘AKP demokrasisi’, ‘çoğunlukçu demokrasi’, nihayet ‘polisiye demokrasi’ kavramlarına doğru ‘uçup gittim’.

Başbakan Erdoğan sadece demokrasiyi güçlendirme vaadinde bulunmadı. Yanı sıra muhalefeti düzenlemeye yönelik imalarda da bulundu. “Milleti kucaklayıcı” olan, “ayrıştırıcı, kamplaştırıcı, kutuplaştırıcı olmayan”, “77 milyonla aynı dille konuşan” bir ‘yeni’ muhalefete ihtiyaç olduğunu söyledi.

İlk bakışta iyi niyetli ve hayli çekici bu ifadeler ve bunlara eklenebilecek diğerleri eşliğinde Başbakan’ın Türkiye toplumunu ‘totalleştirici’ bir hedefi dışa vurduğunu ileri sürmek mümkün. Konuşma, toplumdaki farklılıkları ‘Parti’nin arkasındaki yüksek kitlesel desteğin de eşliğinde ‘İslâmi kimlik’ potasında eritmeye yönelik gidişatın iyice netleştiğini düşündüren bir içerikle karşımıza çıktı.

Bu doğrultuda ben Başbakan’ın konuşmasını 2011’den beri yönelinen ‘otoriteryanizm’den bir ileri istasyon sayılabilecek ‘totaliteryanizm’e geçişin manifestosu olarak okudum. ‘Balkon konuşması’nın hem içeriğine, hem de üslûbuna bakıldığında ‘irredentist’ motivasyonu da hayli yüksek bir totaliter İslâm devleti modelinin ‘Yeni Türkiye’ başlığı altında hepimize takdim edildiği söylenebilir.

Başbakan, Üsküp Meydanı’ndaki kutlamalara referansla başladı konuşmasına. ‘Türkiye’nin zaferi’ni (ki bu, AKP’nin seçimi kazanmış olması!) kendi zaferi gören, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya tüm Müslüman halklara (“Dünyanın her yerinde Türkiye’nin istiklâli için dua edenlere”) teşekkürle sürdürdü. Onları Kurtuluş Savaşı döneminde olduğu gibi şimdi de ‘Yeni Türkiye’nin istiklâl mücadelesi’ne destek veren ‘din kardeşleri’ olarak niteledi. Ve bunların hepsinden öte, “Bu millet, ümmetin umududur” vurgusunda bulundu.
Bunlar eşliğinde bizlere önerilen Yeni ‘İslâmi’ Türkiye’nin ulusal çerçeveyle sınırlanmayan ‘pan-İslâmist’ bir çizgide yol alacağı da kanımca ifade edilmiş oluyor.

‘Pan-İslâmizm’ (‘İttihad-ı İslâm’ ya da) denince bu topraklarda akla gelen ilk ve belki de tek isim, Sultan 2. Abdülhamid’di şimdiye kadar. Ama bundan sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın da akla geleceğine kuşku yok. Hatta neden olmasın, bu noktadan itibaren ‘Hilafet’ konusunun da kamuoyu gündemine getirilmesi çok sürpriz olmaz.

Bakalım Başbakan’ın hayli duygusal bir içtenlikle dile getirdiği ‘pan-İslâmist’ Yeni Türkiye hedefi, dünyanın ekonomi-politik realitesi ile nasıl uyumlanacak? Ama, kimbilir belki de dünyanın bu hedefe uyumlanması istenecektir! İsmet İnönü’nün “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” sözü meşhurdur. Belki şimdi de önerilen hedeflerle bağlaşık olarak, “Yeni bir Türkiye kuruldu, dünya da orada yerini alsın” denilecektir.

Başbakan, Türkiye’nin sosyo-politik anlamda ‘İslâmileştirilme’ serüveninde mirasçısı olduğu harekete ve kanımca Erbakan’a isim vermeden atıfta bulundu (“Bizden öncekilerden devraldığımız ‘Büyük Türkiye’ sancağını yüksek burçlara dikmiş olmanın gururu içindeyiz”). Ve Başbakan (yine hayli yüklü bir dini retorik işlerliğinde) Cumhurbaşkanlığı’na yol tutacağının sinyallerini de verdi: “Rabbime sonsuz şükürler olsun ki bize bu davanın bayraktarlığını yapma şeref ve izzetini bahşetti. Yarın belki bizler bu makamlarda olmayacağız. Bugüne kadar Rabbim hangi emaneti yüklediyse canımız pahasına ona sahip çıkmaya, onu yüceltmeye çalıştık. Bundan sonra da bu can bu tende durdukça üzerimize hangi emanet yüklenirse Allah’ın izniyle ona sadakatle sahip çıkmaya çalışacağız.”

Yaşadığımızın bir seçim değil fakat bir ‘savaş’ olduğu algısını alıcı kitlede pekiştirmek de, bu ‘savaş’ta düşman bellenenlerden hesap sorulacağı da konuşmanın hâkim motifiydi. Bu bakımdan Başbakan’dan gerilimi düşürmeye yönelik, toplumun tüm (farklı) kesimlerine güven ve ferahlık verecek bir balkon konuşması bekleyenler hayal kırıklığına uğramış görünüyor.

Yine de Başbakan’ın muhalefete oy verenlere üzülmemelerini, mahzun olmamalarını telkin eden sözleri oldu. Ancak orada da seçim sonuçları doğrultusunda şimdi ‘düğün günü’nde olduğumuzu belirttiği, mahiyeti o ve partisi tarafından belirlenmiş ‘Yeni Türkiye’yle sorgusuz-sualsiz hemhal olma şartı koşulur gibiydi. Dolayısıyla totaliteryanizm, yani kavramın tam karşılığıyla, tüm toplumsal süreçleri kendi iradesi altında toplayacak, toplumun kendisinde ‘eridiği’ bir ‘Parti-Devlet’ yapılanması arzusu, burada da işlerlikteydi denilebilir.
Bu ‘arzu’da ne kadar ısrarlı olunacak, nereye kadar gidilecektir? Türkiye’nin iç şartları ve dış şartlar böyle bir gidişata ne ölçüde el verecektir?.. Hep birlikte (umulur ki!) yaşayarak öğreneceğiz.