'Beş Kardeş'in beşi bir mi?

Kanal D'nin yeni dizisi Beş Kardeş'in en büyük handikapı bir erkek hikayesi olması. Çünkü seyirci, bir 'erkekler seti'nden ziyade 'kadınlar seti'ni ön plâna alan kurgulara alışkanlık kesbetti. Ve ekranda hem bunu, hem de bunun bir 'çıktı'sı olarak 'kadın çekişmesi'ni görmek, üç mum yakıp onun seyrine bakmak istiyor.

Kanal D’de yayına giren ‘Beş Kardeş’in alttan alta memlekete dair bir kardeşlik manifestosu olduğu söylenebilir. Bir ara Mahsun’dan dinlemeye alıştığımız şu meşhur “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye” şarkısını bile terennüm ettim izlerken…

Onur Ünlü, içerisine siyasi iktidar marifetiyle saplandığımız kültürel/kimliksel kutuplaşma batağından çıkmaya dönük bir iradeyi her zamanki gibi (ama bu defa daha düşük dozda) absürt komediden beslenerek bu dizide ortaya koymakta denilebilir. Onur’un onurlu mu onurlu ‘Gezi’ desteğine kurban giden ‘Leyla ile Mecnun’dan sonraki ikinci çalışması bu. Araya sıkışmış ‘Ben de Özledim’ de güzeldi ama dizi sektöründe yeni reyting düzenlemesiyle yaşanan türbülansın en şiddetli günlerinde heba oldu gitti.

Şimdi karşımıza gelen ‘Beş Kardeş’, önceki iki diziye göre daha ‘konvansiyonel’ mahiyette bir iş…

1999 Marmara Depremi’nde anne ve babasını kaybetmiş beş kardeşten en büyüğü Sait (Serkan Keskin) 25 yaşındayken başına kalan dört kardeşine hem bakmış, hem de onları yetiştirip hayata atılmalarını sağlamıştır. Kardeşler, tipleme itibarıyla tam bir Türkiye çeşitlemesi sunmakta bize. Nazım Hikmet andırmalı, entelektüel esintili, hassas ruhlu, şiir tutkulu ve sol tınılı gazeteci Nazım (Nadir Sarıbacak) bunlardan biri. Din eğitimi (İmam-Hatip olmalı) almış ve cami imamı olmuş Turgut (Tansu Biçer) diğeri… Birinin odasında Nazım Hikmet resimleri eşliğinde isyan dolu kitaplardan, diğerinin odasında ‘Kelime-i Tevhid’ ve ‘İsmi Celil’lerle süslü duvarlar ve ‘Kütüb-i Sitte’ gibi dinî eserlerden geçilmiyor.

Üçüncü kardeş Orhan (Osman Sonant) gece hayatının dibine kadar içinde, bir tavernada koruma olarak çalışıyor ama tavernada şantör olma hayalinde. En küçük kardeş Aziz (Fatih Artman) ise bir otomotiv şirketinde getir-götür işleri yaparken atlara ve at yarışlarına meraklı ve hâlâ bir parça ‘hayta’... Ve hepsinin ağabeyi olmaktan öte ana-babası olmuş Sait de mahallemizin balıkçısı…

Evet, mekân yine mahalle ama başta vurguladığımız üzere aslında kültürel anlamda bünyesinde zıtlıklara da yer veren karmaşık bir Türkiye tablosu ile karşı karşıyayız diye düşünmek de mümkün. Ve verilen mesaj, biz bu tablonun çatışık değil barışık, düşmanca değil kardeşçe dizaynından yanayız şeklinde. Tabii tabloyu aksi istikamette şekillendirmeye arzulu siyasi unsurlara, iktidar odaklarına, ‘tek adam’lıklara örtük eleştirel göndermeler de gayet ustalıkla aralara sıkıştırılıyor.

Bu, bir bakıma “Beş parmağın beşi bir mi” havasında giderek kültürel bir ayrımcılığa yelken açmış dinbaz-mutaassıp iktidar karşısında, “Evet beş parmağın beşi de bir, hepsine aynı kalpten aynı miktarda kan gidiyor çünkü” diye diklenen bir hikâye!..

Seyre mazhar olma noktasında sorunu olur mu derseniz, evet bu, fazlasıyla ihtimal dâhilinde… Çünkü seyirci, bir ‘erkekler seti’nden ziyade ‘kadınlar seti’ni ön plâna alan kurgulara alışkanlık kesbetti(rildi). Ve ekranda hem bunu, hem de bunun bir ‘çıktı’sı olarak ‘kadın çekişmesi’ni görmek, üç mum yakıp onun seyrine bakmak istiyor.

Şu anda gün be gün ekranlarda reytingi en yüksek dizilerin çoğuna bakın; ‘Güzel Köylü’, ‘Paramparça’, ‘Kaderimin Yazıldığı Gün’, ‘Güllerin Savaşı’, ‘Karagül’, ‘O Hayat Benim’… Hepsinde kadınlar ve kadın çekişmesi ön plânda. Kadınlar aşina bir ilgiyle, erkekler de fantezi yüklü bir keyifle izliyor da izliyor bu işleri…

Bir erkeklik hikâyesi öne çıkaran yapımların ise (‘Kurtlar Vadisi’ gibi) aksiyon-suç-polisiye dışı tarzlarda dram ya da komedide pek fazla şansı olamıyor artık. Ve eğer, mesela ‘Kuzey Güney’de olduğu şekilde veya şimdilerde ‘Şeref Meselesi’ gibi erkek ya da ‘birader çekişmesi’ni ön plâna çıkaran bir tematik akışınız varsa da ihmal etmemeniz gereken husus, bunu sıkı bir kadın çekişmesi ile takviye etmek olmalıdır. Nitekim sözü edilen her iki dizide de ön plândaki erkek çekişmesini besleyen, sarıp sarmalayan hatta kuşatıp aşan mahiyette kadın çekişmelerini bol bol izledik, izliyoruz.

İşte bu açıdan ‘Beş Kardeş’in işi biraz zor… Sinemamızda bazı kült Ertem Eğilmez komedilerinden miras şekilde ‘daha çok erkek-daha az kadın’ dengesine dayalı yapımları ekranlarda tükettik denilebilir. Söz gelimi ‘Beş Kardeş’in bana hemen hatırlattığı, üç yıl önce (yine Kanal D’de) izlediğimiz ‘Bizim Yenge’yi düşünelim! Dokuz erkek kardeş ve bir anneden mürekkep eve gelin gitmiş bir kadını (Şebnem Bozoklu’nun hâlâ unutulmaz oyunculuğu ile) hikâye eden komedi, çok kaliteli oyuncu kadrosu, zengin senaryosu ile nefis bir yapım olsa da tutunamadı.

Anlaşılan o ki televizyon seyircisi ön plânda, eğreti şekilde çıkarılıp ortalık yere bırakılmış kravat, atlet, terli gömlek, kokmuş çorap; çay bardağı içinde söndürülmüş izmarit; yemek artıklarıyla bırakılmış sofra ve benzeri görüntülerle malûl bir ‘erkekler seti’ne dayalı hikâyeler istemiyor.

O yüzden ‘Beş Kardeş’ de ‘Bizim Yenge’nin akıbetine uğrar mı diye kaygılanmıyor değilim. Çünkü başta da ifade ettiğim gibi bu, içerikli, ilkeli, tezli, tenkidî ve tahlilî bir çalışma. Emek dolu, titiz ve özenli de. Şu aralar az bulunur türden…

Umuyorum önümüzdeki haftalarda, üstelik elinin altında Melisa Sözen’den öte, Nihal Yalçın gibi komedide olağanüstü yetenekli bir ‘katalitik’ oyuncuya da sahip olduğu için (tabii ‘Beş Kardeş’e Beş Gelin’ nev’inden değil!) kadın temsilini öne çıkartan bir reoryantasyon söz konusu olur! İzlemeye devam etmek arzumuz ve dileğimiz çünkü…