Bilim ve iktidar: Konuşan kemikler, susturulan kemikler!

Televizyon köşemizi bugün okurlarımızın affına sığınarak bir mektuba ayırmak istedim. Egemenlerin bilimi nasıl kendi arzuladıkları yönde bükmek istediklerine ilişkin, tarihe küçük bir not düşmek adına!..

Geçen hafta ‘Bones’ dizisi üzerinden gündeme getirdiğimiz ‘biyolojik antropoloji’ tartışması umarım hatırlardadır! Yazımızda Türkiye’den de bir örnekle bu bilim dalının çalışmalarının, daha özelde ‘kemikten bilgi alma’nın nasıl küçümsendiğine dair bir anekdot aktarmıştım. Akademik yaşamımın ilk durağı olan Hacettepe-Antropoloji’de geçmiş bir olaydı. Biyolojik antropoloji alanında önemli çalışmalara imza atmış hocamız Prof. Metin Özbek, kendisiyle vedalaşmaya gelen emekli bir tarih profesörünce yaptığı iş nedeniyle hafife alınmış, ona “Kemikten bir şey olmaz Metin” denmişti (Kemik, sadece kemik değildir!).

Metin Hoca’dan bu aktardıklarımla ilgili cevabî bir mektup geldi. Ama ne mektup! Hoca, hikâyenin bir devamı olduğunu belirterek başladığı mektubunda bilimle siyaset, akademi ile devlet arasındaki ilişkinin dehşet niteliği üzerine bir başka anı paylaşmış ki kayıtsız kalmak mümkün değil!.. Anlattıklarından biyolojik antropolojinin (kemiklerin!) ‘resmiyet’ tarafından nasıl istismar edildiği ortaya çıkıyor. Devletin, bilimi kendisine alet kılarak gerçeği nasıl işine geldiği şekilde dizayn etmeye yeltendiğinin somut örneği bu. Öyle ki insanı, “Bazıları ‘kemikten bir şey olmaz’ diye düşünmeyi sürdürsün, onun ötesine, aman ha, hiç geçmesin” dileğinde bulunmaya bile sevk ediyor!..

Televizyon köşemizi bugün okurlarımızın affına sığınarak bu mektuba ayırmak istedim. Egemenlerin bilimi nasıl kendi arzuladıkları (resmî-ideolojik) yönde bükmek istediklerine ilişkin, tarihe küçük bir not düşmek adına!.. Metin Hoca’nın da onayını almış olarak mektubunu aşağıda aktarıyorum (sadece o emekli ve artık rahmetli olmuş hocamızın adını saklı tutmaya devam ediyoruz):

“Sevgili Tayfun,
3 Ocak 2014 tarihli yazın beni geçmişin puslu sayfalarında kalmış anılarıma götürdü. Senin de naklettiğin gibi biyolojik antropoloji laboratuvarına Bozkurt Hoca ile gelmiş olan rahmetli hocamızın ilk söylediği şey, Metin bu kemiklerle ne uğraşıyorsun, bir şeye yaramaz bunlar, olmuştu.

Naklettiğin şeyler doğru. Ancak, bu hikâyenin bir de devamı vardı. Aradan yıllar geçti. Turgut Özal'ın Cumhurbaşkanı, Yıldırım Akbulut'un da Başbakan olduğu bir zaman diliminde sözde Ermeni Soykırımı tezine karşı Türk araştırıcıların da söyleyeceği bir şeyler olmalı düşüncesinden hareketle sayın Akbulut'un himayelerinde bir proje geliştirildi. Tarihçiler (o emekli hocamız da bu ekipte yer aldı), siyaset bilimciler ve antropolog olarak benim de katıldığım bir ekiple Doğu Anadolu'da önce Van yöresine gittik. Van, Erciş'te Çavuşoğlu Mahallesi’nde bir evin temel kazısı sırasında tesadüfen ortaya çıkan, başlarında ölümcül kesme, delme ve yakma izleri taşıyan Müslümanlara ait kadın ve erkek iskeletlerini inceledim. Daha sonra bir yaşayan görgü tanığının anlattıklarından hareketle Zeve köyünde Ermeni çetelerin katliam yaptığı bölgeyi kazdık ve tüm anlatılanları harfiyen doğrulayan iskeletleri bulduk. Tüm bu olayları o sırada hazır bulunan yerli ve yabancı basına tek tek anlattım.

O günlerde söz konusu emekli tarih hocamızın sık sık yanıma gelip, Metin, özür dilerim geçmişte sana söylediğim sözleri geri alıyorum, bu kemikler gerçekten çok şeyler anlatıyormuş diyerek benim gönlümü aldığını çok iyi hatırlıyorum. O olaylardan sonra bu hocamız biyolojik antropolojinin ateşli bir savunucusu oldu. Kendisiyle daha sonra Kars'ta yine bir benzeri toplantıda beraber olduk. Subatan mevkiinde kazdığımız yerden birçok iskeleti gün ışığına çıkardık. Kars yakınlarında bir yerde başına kesici bir cisimle vurularak öldürülen, kucağında iki çocuğu ile beraber gömülmüş olan bir Ermeni kadınının iskeletine rastladım (ne yazık ki bu iskeletler tarafıma iletilmedi) ve Erzurum yakınlarında da bir yere toplanıp yakılarak öldürülmüş kadın ve erkeklere ait sayısı 90'a yakın iskeletler bir su kanalı çalışması sırasında tesadüfen bulundu ve Erzurum Valiliği tarafından bana gönderildi. Bunların bazılarını inceleyip yayınlamam engellendi. İşin tarafsızlığına gölge düşürülünce Prof. Yusuf Halaçoğlu'nun tüm ısrarlarına rağmen ben de ilgili projeden ayrıldım.”