Bir zenginlik-yoksulluk 'takas'ı: 'Paramparça'

'Paramparça', bir yandan görkemli ve gösterişli, öbür yandan iç bayıltıcı ve mutsuzluk yüklü zengin hikâyeleri izlemeyi seven seyirci ortalamasına hitap edeceği kuvvetle muhtemel, bu bakımdan kendisini sağlama almış bir dizi.
Bir zenginlik-yoksulluk 'takas'ı: 'Paramparça'

STAR’da yeni başlayan ‘Paramparça’, mutsuz zenginlikle mutsuz yoksulluğu çırpan-çırpıştıran bir çalışma. Doğumda künye karışması sonucu, zenginliğin dünyasına doğacakken talihsizce fakirliğe, ters istikamette de yoksulluğun kör memelerinde emzirilmeye hazırlanırken kaderin cilvesiyle zenginliğe yol tutan iki çocuğun ve onların ‘biyolojik’ ve ‘kültürel’ ailelerinin hikâyesi… Tabii aynı zamanda da doğumda ayrılan yolların yeniden kesişme-buluşma hikâyesi…

Tema itibarıyla buna yakın ya da paralel içerikler Yeşilçam’dan ‘Beyazcam’a, sinema filmi olarak da dizi olarak da bol bol karşımıza çıkmıştır. Bebekken kaçırılan veya kaybolan, böylece sokağa, köprü altına, suça, kısacası yoksulluğa düşen, sonra tekrar zengin anne ya da babasına kavuşanların öyküleri saymakla bitmez.

Dediğimiz gibi, zenginlikle yoksulluğu ‘çırpıştırırken’ her ikisinin sorunlarına da girizgâh açan bir yapımla karşı karşıyayız. Sefalet ile suç ve suçluluğun sokaklarında kol kola gezdiği bir kenar mahalle semtinde kocası tarafından terk edilmiş olarak görümcesinin hışmı altında kızı ile birlikte yaşam mücadelesi veren Gülseren (Nurgül Yeşilçay), yoksulluk haline odaklaşma noktamız. Boğaz’da muazzam bir malikanede ailesiyle birlikte servet denizinde yüzen Cihan (Erkan Petekkaya) ise zenginliğin görünüşte şaşaalı ama özünde boğucu ve herkesin birbirinin kurdu olduğu tekinsiz dünyasına açılan kapımız…

Dizinin bu iki başkarakterinin kızları karışmış durumda. İçinde bulunduğu yoksulluğu başına gelmiş en büyük talihsizlik sayan ve bu yüzden de en çok kendisini dünyaya getirdiği (daha doğrusu, getirdiğini sandığı) için Gülseren’i suçlayan Hazal (Alina Boz) aslında varlıklı Cihan’ın kızıdır. Cihan’ı babası, onu bencil hırslarına malzeme yaparak ha bire hırpalayıp bir bakıma hayatın içinde kendi kaybettiği yarışa onunla devam etmek isteyen Dilara’yı da (Ebru Özkan) annesi bilen Cansu (Leyla Tanlar) ise Gülseren’in kızı…

Yani çocukların biri zenginlikten, diğeri yoksulluktan mustarip. Ama işte hemen hiç kimseye nasip olmayacak bir ‘şans’la (deyiş malûm; arkadaşlarınızı seçebilseniz de ailenizi seçemezsiniz!), seçemeden kendilerini içerisinde buldukları bir ‘aile’den kurtulup farklı ve bir ölçüde de (özellikle Hazal açısından) özlemini çektikleri başka bir aileye kavuşma seçeneği önlerinde belirecektir.

Tabii bu noktadan hareketle dizide ‘annelik’, daha genel çerçevede ‘ebeveyn’ belirleyeninin ne olduğu üzerinde durulacağı da hissedilmekte. Sizi doğuran mı, yetiştiren mi annedir?.. Ve bununla bağlantılı bir başka izlemeye değer gerilimli alan da hikâyemizin en memnuniyetsiz iki karakterinin önlerine çıkan yeni seçenekler karşısındaki psiko-kültürel tepkileri olacak gibi. Yoksulluğunun müsebbibi saydığı ‘anne’sinden memnuniyetsiz Hazal’la, kendi hırsının kölesi kıldığı ‘kızı’nın başarı düzeyinden memnuniyetsiz Dilara bunlar…

Onların her ikisi de şimdi belki arzularına karşılık gelebilecek mucizevî iki yeni seçeneğe sahip. Ama bakalım, aralarında biyolojik bağ olmadığı açığa çıksa da beraber ‘kültürlendikleri’ bir ‘anne’ ile bir ‘evlât’tan tüm şikayetlerine rağmen bir çırpıda vaz geçmeleri mümkün olacak mı?! ‘Biyoloji’ mi galebe çalacak, ‘kültür’ mü? Ne kadar, ne ölçüde?.. Göreceğiz!..

Son olarak eklemek gerekirse ‘Paramparça’, bir yandan görkemli ve gösterişli, öbür yandan iç bayıltıcı ve mutsuzluk yüklü zengin hikâyeleri izlemeyi seven seyirci ortalamasına hitap edeceği kuvvetle muhtemel, bu bakımdan kendisini sağlama almış bir dizi. Çok şiddetli bir krizle boğuşan, ilk etapta ‘cephe’ye (ekrana) sürülen ürünlerin sapır sapır döküldüğü dizi-film sektörümüzde yeni-farklı-özgün olma yolunda risk alacak gözü pek bir çalışma bulmak çok zor. ‘Paramparça’ da haliyle ve haklı olarak bu bakımdan temkinli… Hayırlısı!..