Böyle 'cinayet' görülmüş değil!

Cinayet'te 'yerlilik' tadı kazandırma yolunda çaba yok değil. Ama iç-dış mekân çekimlerinden kostümlere pek çok şey orijinalinin 'tıpkısının aynısı'
Böyle 'cinayet' görülmüş değil!

Uyarlama olarak karşımıza gelen bazı dizileri izlediğimde yıllar önce rahmetli Erbakan’ın, DYP genel başkanı (ve eski-başbakan) Tansu Çiller’in yazdığı-okuduğu metinler için sarf ettiği şu cümleyi hatırlıyorum: “Bu metin, Amerikan Türkçesiyle yazılmış!..” 

Döneme ve Çiller’in konuşmalarına aşina olanlar bu sözlerin ne anlama geldiğini bilir. Erbakan, ‘dil’ ile ‘toprak’ arasındaki uyuşmazlığı anlatmaya çalışıyordu. Buna benzer şekilde yabancı dizilerin Türkçe sürümleri de çoğu zaman uyarlama adı altında bir ‘kültürel’ uyarsızlık aksettiriyor.

Önceki gün başlayan ‘Cinayet’ için de bu söylenenler kısmen geçerli. ‘Kısmen’ diyorum, çünkü bir ‘yerlilik’ tadı/ruhu kazandırma yolunda çaba yok değil. Ama iç-dış mekân çekimlerinden kostümlere, oyuncu performansından kullanılan cümlelere kadar pek çok şey de orijinalinin ‘tıpkısının aynısı’…

Tabii İngilizce-konuşan dünyada ‘The Killing’ olarak izlenmekteyse de ‘Cinayet’in dayandığı asıl orijinal kaynak, Danimarka’nın kült dizisi ‘Forbrydelsen’. Zaten jenerikte de dizinin ondan uyarlama olduğu belirtiliyor. Ama ‘The Killing’i izlediyseniz ‘Cinayet’in onunla da bire-bir örtüşen bir akış içinde ve hemen hemen aynı sahnelerle yüklü olduğunu fark etmeniz zor değil.

Dizi, amiyane deyişle, ailesinden habersiz ‘işler karıştıran’ bir genç kızın ortadan kaybolması, sonrasında da bir cinayete kurban gittiğinin anlaşılması üzerinden gelişen bir polisiye. Ama onu alışıldık suç-polisiye dizilerinden ayırt eden bir özelliği var. Genelde bu tür dizilerde polisler-detektifler öznedir. Cinayet kurbanlarıyla yakınları ise hikâyede daha çok araçsallaştırılıp nesneleştirilmiş olarak yer alır.

Bu dizide öyle değil. Cinayeti aydınlatma derdi kadar, cinayete kurban gidenin yakınları, onların yası-acısı, yaşadıkları travmayla başa çıkma çabaları da ön plânda. Bir de buna ek olarak olayın yaşandığı bölgede daha geniş toplumsal ölçekte, yerel politikada olup bitenlerle cinayet arasında bir ‘titreşim’ yaratılmakta. Sanırım böylece ‘özel’ alanla ‘kamusal’ alanın, küçük dünyalarla büyük çıkarların, hayatın mikro düzeyinde yaşananlarla makro düzeyde yaşananların geçişliliği vurgulanmaya ve izleyiciye duyumsatılmaya çalışılıyor. Dizinin bu kadar sevilmesinin sırrı belki burada saklı.

Gelelim ‘uyarlamanın uyarsızlığı’ iddiamıza. Bunu Türkçe sürüm için söylüyoruz. Tematik içerik açısından Danimarka orijinali ile Amerikan sürümü arasında ‘kültürel’ uyarsızlık düşük olasılık. Çünkü her iki ülke de üç aşağı-beş yukarı aynı kültürel sorun yumağının içinde. Türkiye ise onlardan farklı bir yerde.

Şöyle açalım: Danimarka da, Amerika da geç-modernliğin sorunlarını yaşayan ülkeler (burada ‘geç’, gecikmişlik değil, geçkinlik olarak okunmalı!). Türkiye ise bir bütün olarak değerlendirildiğinde erken-modernliğin, daha da doğrusu ‘ergen’ modernliğin sorunlarıyla boğuşan bir ülke. Onlar, bireyselleşme karşısında geleneksel değerler, dayanışma şebekeleri ve aile kurumunun çözülmesinin yarattığı sorunlarla malûl… Bizde ise bireyselleşmenin zorlaması karşısında paniğe kapılmış şekilde direnç gösteren geleneksel kurumlar, değerler, pratikler asıl sorun (töre, namus, aile-mahalle baskısı, vs.).

Böyle bir kültürel matriks içinde ‘Forbrydelsen’ veya ‘The Killing’de olup bitenler etrafında temas edilen ve ‘geç-modernlik’le ilişkili (yalnızlık, yabancılaşma, duygusal umursanmazlık, ruhsal ıssızlaşma gibi) sosyo-psikolojik sorunların bizde ‘Cinayet’ üzerinden alımlanması zor. Bu, sadece AB grubunun ‘krema’sında karşılık bulabilir. Ama ‘total’ izleyicinin dizide olup bitenleri, “Oh olsun, dinlemez misin ananı-babanı, kafanın dikine mi gidersin, işte böyle olur sonun” şeklinde; veya “İşte bak gördün mü, kızını dövmezsen dizini döversin” tepkisiyle ‘cılızca’ selâmlaması daha büyük olasılık!..

Umarız yanılırız ve belki de ‘Cinayet’ bu son noktayı avantaja dönüştürebilir; yani sözünü ettiğimiz rahatsız edici içerik, muhafazakâr duyarlılığa sahip izleyici kitlesi nezdinde ‘ibretlik’ sayılıp ilgiye mazhar olabilir. Bakalım, göreceğiz!..