Bu defa 'nabız' kötü düştü!

Salih Tuna ve Hilal Kaplan stüdyoyu terk edince 'Türkiye'nin Nabzı' programını sonlandıran sunucu Didem Arslan Yılmaz, izleyicilerini hiç düşünmedi.
Bu defa 'nabız' kötü düştü!

Araya zaman girdi, aslında daha önce değerlendirmek gerekirdi ama yılbaşı arifesinde bir eleştirel yazı ile ağız tadı kaçırmak istemedim. Önceki hafta sonu ‘Haber Türk’teki ‘Türkiye’nin Nabzı’nda söz konusu olan stüdyoyu terk etme olayı ve ardından da programın yönetici kararıyla kapatılmasına dönmek istiyorum.

Didem Arslan Yılmaz’ın sunucu-yöneticiliğinde gerçekleştirilen ‘Türkiye’nin Nabzı’, halihazırda ekranlardaki kayda değer tartışma programları arasında ilk anda akla gelenlerden biri. Didem, bu tarz içerisinde artık yerleşikleşmiş bir sima. Tecrübesi tartışma götürmez bir sunucu-yönetici.

Gelgelelim sözünü ettiğimiz programda ortaya çıkan sonuç, bu tecrübeyle bağdaşmadığı gibi, tartışılan konunun hassasiyeti düşünüldüğünde de ‘hakkaniyet’ hedeflerken tersine bir haksızlığa imza atıldı kanaatindeyim.

Konu, gündemdeki Parti-Cemaat, yürütme-yargı, polis-savcı karşıtlıkları üzerinden süregelen ‘devlet krizi’. Stüdyo konukları Şükran Soner, Nazif Okumuş, Nevval Sevindi, Salih Tuna ve Hilal Kaplan. Daha ilk saatin içindeyken hararetlenen tartışma nedeniyle kopma noktasına geliniyor. Nevval Sevindi’nin iddiaları karşısında her ikisi de Yeni Şafak gazetesi yazarı oan Salih Tuna ve Hilal Kaplan programı terk ediyor.

Bu durum karşısında Didem de ‘karşıt görüş’ kalmadığı gerekçesiyle programı kapatma kararı veriyor. Bunu hiç kimseden korkmadan yaptığına dair gayet manidar bir ifade eşliğinde!..

Herkesin aynı görüşte olduğu bir program tabii ki kabul edilebilir değil. Fakat burada günah sizden gitmiş durumda! Gerçi siyasi çizgisi ve gündemdeki tartışmada nerede durduğu belli bir gazeteden iki yazar birden davet etme kararı sorgulanabilir. Yine de iki yazarın soruna bakış açılarının birebir aynı olduğu ileri sürülebilir mi, bilmiyorum.

Ama Didem, ‘karşıt görüş kalmadı’ dediğinde aslında programı terk eden iki Yeni Şafak yazarını zihinsel anlamda da bir ‘organik bağlantı’ içine soktu. Daha vahimi, belki soruna bakış açıları itibarıyla aralarında müşterek noktalar olsa da siyasi-ideolojik geçmişleri ve kimlikleri birbirinden bariz biçimde farklı diğer üç konuğu da ‘öbür karşıt görüş’ olarak türdeş kıldı. Bu da konuklarının iradelerine yönelik bir müdahale oldu. Belki farkında olmaksızın, ama öyle!..

Her şey bir yana, programı izleyenler hiç düşünülmedi. Onlar arasında diğer üç konuğun ne söyleyeceğini merak edenler yok muydu acaba? Dahası bu üç ismin takipçileri, hedef kitleleri, onlarda kendi temsilini bulanlar topyekûn aynı insanlar mıdır? Böyle bir şey olabilir mi?!

Ne olursa olsun, evet belki tartışmada yapısal olarak denge bozulacaksa da kalan üç konukla programı sürdürmek daha doğru ve etik olacaktı. Didem, bu cesaret, yetkinlik ve yeteneği sergileyebilirdi. Birileri çok tek-yanlı program oldu dese bile (ki hiç de böyle olurdu kanısında değilim) bunun sorumluluğu programı yapan, sunan ve yönetenlerin omuzunda değildi. Aksine program iptali, tartışmayı yarıda bırakıp gidenlere verilmiş bir ödün, onların bu davranışına da ödül oldu.

Kaplan ve Tuna’nın stüdyoyu terk tercihi, yaşanan kriz sürecinde tansiyonun ne kadar yükselip sinirlerin ne kadar gerildiğinin bir işareti sayılabilir. Ama ondan öte bu, gayet ‘stratejik’ bir ‘politik karar’ olarak da yorumlanabilir. Eğer böyleyse programın iptali de bunda başarılı sonuç alındığını işaret eder. Kazanan, Yeni Şafak yazarları olmuştur. Kaybedeni sormayın!..