'Cadı'yı ararsan kendinde ara!

'American Horror Story'nin üçüncü serisi 'Coven', postmodern dünyanın cadılar ve cadılığa 'iade-i itibar'da bulunma yolunda popüler kültür bünyesinden çıkan en 'taze' girişim...
'Cadı'yı ararsan kendinde ara!

(Ahmet Güngören’e, sevgiyle!..)

Her devir ve hareket kendi cadılarını yaratır. Cadılık, en genel (sosyolojik) anlamda ‘ötekilik’tir. Kötü, yıkıcı, tahripkâr addedilen ötekilik… Onun en fazla ‘işevuruk’ (operasyonel) kılındığı zamansa hâkim-muktedir anlayış, hareket veya yönetimlerin kendilerini zafiyette hissettiği dönemlerdir.

Cadılık atfının sonu yoktur. En dış halkadan en iç halkaya kadar, koşullar zorladığında, aslında kendi edip-kendi bulduklarınızı sırtına yükleyebileceğiniz ‘cadılar’ türetirsiniz. Ülkede ‘Gezi’ kalkışması mı oldu, ah o ‘cadı’ dış güçler, Türkiye’nin büyümesini istemeyenler yok mu, işte onların yüzündendir! Bu kesmedi mi, daha ‘iç halka’dan emareler mi var; ah o ‘cadı’ Kemalistler, CHP’liler, solcular, Aleviler ah!.. O da mı kesmedi, yolsuzluklar mı ifşa oldu; ah o ‘cadı’ Cemaat ah!..

Çok ilginçtir, Batı Avrupa’da şu meşhur ve meşum ‘cadı avları’nın başlaması, Hristiyanlığın, daha doğrusu Katolik Kilisesi’nin siyasi iktidarın doruğunda olduğu dönemlerine değil de geç-Ortaçağ ve Yeniçağ başlarına, yani bu iktidarın özellikle Rönesans ve Reform hareketleriyle sarsılmaya başladığı zamanlara denk düşer. İnsanın yeniden keşfi (Rönesans) ve Hristiyanlıkta ulus(al)laşmanın önünün açılması (Reform), Vatikan-merkezli dinî iktidarı zafiyet içine soktu. Tam bu noktada cadı avları başlatılmıştır!..

Hâlbuki, belki yüzbinlerce yılın deneyim ve birikimine dayalı ‘büyüsel’ işlemlerle Hristiyanlık-öncesi ‘paganik’ inançların ‘feminen’ bir karışımı olduğu söylenebilecek cadılık, Avrupa’da hep vardı. Evet, Hristiyanlığın yayılmasıyla bastırılmış, ama gizli-saklı varlığını ve faaliyetlerini sürdürmeye devam etmiş, topyekûn bir imha kampanyasına maruz kalmamıştır. Çünkü Katoliklik, bir siyasal ve ekonomik iktidar odağı olarak kendinden emin olduğu dönemlerde buna ihtiyaç duymadı.

Ama ne zamanki bu iktidara hem yükselen burjuvaziden, hem de Protestanlıktan ciddi bir meydan okuma geldiğini hissetti, işte o zaman dikkatleri başka yöne çekmek, sarsılan iktidarını kitleler nezdinde yeniden tanzim etmek ve ‘onsuz olunamayacağı’ algısı yaratmak için, ‘Şeytan’la işbirliği yaptıkları’ gerekçesiyle cadıların kazanını kaynatmaya başladı. Tabii bu ‘taktik’ büyük ölçüde kendisine yönelik uygulamaya konmuş Protestanlık da derhal önlemini almış, cadı avı kervanına katılıp Katolikliğe meydanı boş bırakmamıştır!..

‘American Horror Story’nin üçüncü serisi ‘Coven’ı izlerken bunları düşünüyorum! Postmodern dünyanın cadılar ve cadılığa ‘iade-i itibar’da bulunma yolunda popüler kültür bünyesinden çıkan en ‘taze’ girişimi bu… Gerçi bundan önce de ama daha dolaylı biçimde yapılmıştı; mesela çocukluğumuzun seyrine doyulmaz ‘Tatlı Cadı’sı Samantha’yı kim unutabilir (oyuncunun adı bile hâlâ aklımda: Elisabeth Montgomery)?! Ama FX’te izlediğimiz ‘American Horror Story-Coven’, o ve benzeri fantezi-komedilerden çok öte, güçlü bir ‘kara mizah’ barındırmasının yanı sıra bariz şekilde protest-politik tutum alışa da sahip bir dizi…

Dünyanın değişik yerlerinde doğaüstü güç sahibi olduklarının ayırdına tesadüfen varan genç cadıların, onların varlığından haberdar olmuş kıdemli cadılar tarafından koruma altına alındıkları bir evdeyiz (‘coven’, cadıların buluşup örgütlendikleri yere verilen ad). Bu ev merkezinde gelişen ve çeşitlenen birbirinden ilginç, çarpıcı ve düşündürücü hikâyeler izliyoruz. Dizi, kendisini sadece cadılıkla sınırlayan bir kurgusal akışa da sahip değil. Bizde çok fazla irdelenmemiş cadılık (‘witchcraft’) ve büyücülük (‘sorcery’) ayrışımı üzerinden, her iki doğaüstü etkinlik alanının pratisyenleri arasındaki çekişme de diziye bambaşka bir çeşni katıyor.

Geçerken netleştirelim: Cadı (‘witch’), büyüsel gücü kendi içinde, doğuştan ve istese de istemese de barındıran, bir olağanüstülük yaratmak için bir takım işlemler yapması gerekmeyen varlıktır. Büyücü (‘sorcerer/sorceress’) ise hayatın akışına müdahale yolunda çevresindeki canlı-cansız her türlü materyali kullanarak bir büyüsel işlem gerçekleştiren varlık. Yani cadının bizzat kendisi ‘maraz’dır. Büyücü ise ‘maraz’ı çevresinde bulunan türlü-çeşit her şeyden üretir.

Tabii yukarıda cadıya da, büyücüye de atfen kullanıma soktuğumuzun ‘kara büyü’ olduğunu not etmek gerek. ‘Ak büyü’ de var; muhatabının yararı-iyiliği gözetilerek yapılan büyüsel işlem… Gayet açık ki bir büyüsel işlemin ‘ak’ mı, ‘kara’ mı olduğu, onu yapanın karşısındaki konumunuzla ilgili! Genelde cadıya/büyücüye dost olmadığımız için onların her yaptığı bir ‘kara büyü’ örneği, bir Şeytanî uygulamadır bizim için!..

Dizide doğaüstü, büyüsel veya (eğer dinî zaviyeden yaklaşıyorsanız) ‘bâtıl’ işlemlerin her türüne atıf var. Ak büyü-kara büyü, taklit büyüsü-temas büyüsü, aktif (saldırgan) büyü-pasif (korunma-amaçlı) büyü gibi… Bunlar cadılar ve büyücüler âleminin iki önderi, cadıların ‘Yüce’si Fiona Goode (Jessica Lange) ile Voodoo Kraliçesi Marie Laveau (Angela Bassett) arasındaki çekişme ve çatışma ekseninde ürperti ile espriyi harmanlayan bir kurmaca içinde karşımıza geliyor.

Fakat tabii bu ‘fantastik’ ve ‘irrasyonel’ kurgusal dokunun altı kazındığında karşımıza son derece ‘reel’ ve ‘rasyonel’ bir dünyanın içinde olup bitenler çıkıyor! Siyahlara karşı sergilenen ırkçı tutum ve davranışlar; ‘insan’ olarak doğaya karşı gerçekleştirilen çevrekırımsal faaliyetler; ve tabii ‘erkek(lik)’ karşısında kadının maruz kaldığı ataerkil ayrımcılık ve baskılar… Dizi, insanlığımızın kendi içindeki bu ‘kötülük problemi’ ile hesaplaşma, ona yönelik bir reddiye aslında. Irkçı Beyaz’lara av olmuş Siyah’ların da yanında; derisinden çanta ve çizme yapılan timsahların da yanında; sokak, ev, iş, her yerde erkek tacizine uğrayan kadınların da yanında…

‘Tanrı Baba’yı kendisine malzeme yaptığı düşünülen ikiyüzlü Hristiyan ahlâkı karşısında ‘Doğa Ana’ya samimiyetle ibadeti öneren ‘Wiccan’ (eski İngilizcede ‘witch’) inancının parlatıldığı bir dizi bu. Günümüzde hayli revaçta olan ‘Neo-Paganist’ eğilimlere selâm duran bir dizi… ,

Kaptırdık, gidelim: “Cadılığa kurban olun” diyen bir dizi! “Cadının ‘kötü’sü aslında senin içinde” diyen bir dizi!..

Hani Yunus’un meşhur deyişidir: “Allah’ı ararsan kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da değildir…”

‘American Horror Story-Coven’ı izlerken de bundan esinlenip düşünmeden edemiyorsunuz: Cadıyı ararsan kendinde ara; İsrail’de, İran’da, Amerika’da değildir!..

(Not: Cadılarla ilgili yukarıdaki değerlendirmeyi oluşturmama imkân veren ilk bilgileri Ahmet Güngören’in ‘Cadıların Günbatımı: Bir Antropoloji Elkitabı İçin Yazılar’ adlı eşsiz çalışmasından öğrendim. Ahmet Abi, 25 yıl önce o kitabıyla önümde düşünsel, bilimsel ve akademik anlamda çok heyecan verici bir çığır açmıştı. O yüzden bu yazı, ona karşı hissettiğim ödenmesi imkânsız borç karşısında mütevazı bir ‘debelenme’ olarak da okunabilir!)