'Çirkin'i yazmak kolay, göstermek zor

'Evlerden Biri', cinselliğe abansa da aslında ruhsal dertleri, yoksulluk ve mutsuzluğu işaret eden, 'çirkinlik' üzerine de düşünmeye çağıran bir dizi.

Epeydir anonsu-fragmanı geçilen ‘Evlerden Biri’ ile Orhan Kemal dizilerine bir yenisi daha eklendi bu hafta. Artık, sıradaki ne, diye sormak en doğrusu...
‘Evlerden Biri’, geçen hafta değerlendirdiğimiz ‘Kötü Yol’ ile üç aşağı beş yukarı aynı tematik minvalde (yoksulluk, işçilik, ataerkillik), ama ağırlığın ‘libidal ilke’de olduğu bir eser. Zaten Orhan Kemal külliyatı, kabaca, insan yaşamının aş ve aşk derdinde bir mücadeleden ibaret olduğu genellemesine varmaya müsaittir. Aşktan kastedilen de gayet açık biçimde ‘cinsel aşk’tır.
‘Evlerden Biri’ cinsel aşka ‘abansa’ da aslında ortada dönüp duran ‘libidal trafiğin’ altında Orhan Kemal bize ruhsal dertleri, kendini gerçekleştirmenin zenginlikle muteberliğini, bu mümkün olmadığında gelen aşağılık duygusu ve kronik mutsuzluğu işaret etmektedir. Dahası tüm bu kadın, erkek, aşk, cinsellik repertuvarı içerisinde evin büyük oğlu ‘İskender’ ve ablası ‘Ayşe’ ile bizi ‘çirkinlik’ üzerine ‘psiko-kültürel’ bağlamda düşünmeye çağırır. Bunun ‘beden sosyolojisi’ açısından bir tartışma açma yolunda kışkırtıcı olduğu bile söylenebilir: Varlığımıza ‘mesken tuttuğumuz’ bedenin cinsellik ve duygu yönünde bir ilgi uyandırmaktan yoksun olması; diğer bedenlerin etrafımızda olmasının hazdan çok acı hissettirmesi; ve bu doğal (biyolojik) engelin giderilemez bir eşitsizlik ve eziklik yaratması... Diziden örneklemek gerekirse, yakışıklı, dolayısıyla kendinden emin ve mutlu küçük kardeş Erdal’ın (Barış Aytaç) mahalleye yeni taşınmış Nursen’e (Ceyda Ateş) abayı yakmış abisi İskender’le (Özgür Çevik) şu diyaloğuna bakalım:
“-Erdal, o kızdan uzak dur!
-Haa, çakala bak! Kızı sen kendine sakladın di mi?!
-Oğlum bak git, terbiyesizlik yapıyosun haa!
-Tamam abicim tamam, anladık onu tamam... Moralini bozmak istemem ama sana bi şey söyliycem abi! O kız sana iki gömlek üstün. Neden mi? Bir kıza bak, bi bana bak... Bi de kendine bak!.. Tamam mı?!”
Yalnız bu noktada dizi açısından sorun çıkmış. Şöyle ki ‘çirkin’i bir roman kahramanı yapmak sıkıntı yaratmaz. Ama görsel kültürün ‘endüstriyel’ önceliğinde ‘kötü’ye yer olsa da ‘çirkin’e ön safta hiç yer yok! ‘Yararcı etik’in “Güzel (‘kötü’ dahi olsa) iyidir” mottosuyla işler bu endüstri... O yüzden kötü olabilseniz de asla çirkin olamazsınız! Bunu bilen yapım-yönetim ekibi riske girmeme adına çelişki üretmiş. Çirkin diye sunulan abi, kazanova kardeşi ile yarışır yakışıklılıkta! Onu çirkinleştirme yolunda giysilerinde sıradanlık, beden kullanımında sönüklük sağlamaya çalışılmışsa da ortaya hâlâ yakışıklı ama ‘takoz’ bir tip çıkmış.
Romanı ‘şimdiki zaman’a senaryolama tercihinin de hakkı verilememiş. Bir yanda 1960’ların yaygın toplumsal fenomeni fabrika işçiliği, öbür yanda bugünün yaygın fenomeni özel üniversite. Bir yanda evde bilgisayarla takılan çocuklar, öbür yanda evi hâlâ çalı süpürgesiyle süpüren anne!.. Bu ‘zaman sürçmesi’ inandırıcılığı yok ediyor, dizinin havasına girmeyi zorlaştırıyor. Önlem alınmazsa sosyal medya geyiklerinin ardı arkası kesilmez. Orhan Kemal de bunu hak etmez.