'Diriliş'i tartışmaya devam ve bir 'Aydın' katkı

'Muhteşem Yüzyıl' oryantalistti. 'Diriliş-Ertuğrul' ise 'oksidentalist'... Yani Batı dünyasına, insanına, kültürüne kalıplaşmış önyargılarla asimetrik bir bakışa sahip... 'Muhteşem Yüzyıl'ı oryantalist motivasyonu nedeniyle lânetleyenler, 'Diriliş-Ertuğrul'u oksidentalist motivasyonu nedeniyle alkışlıyorlar!
'Diriliş'i tartışmaya devam ve bir 'Aydın' katkı

‘Diriliş-Ertuğrul’u, ‘Kurtlar Vadisi’nin tarihi-drama olarak bir ‘yeniden-sürümü’ saymak da mümkün. Gözlerinizi kapatın, konuşulanlara ve seslere kulak verin, hangi dizinin karşısında olduğunuza ilişkin bir kafa karışıklığına uğrayabilirsiniz. Aynı fitne-fücur ‘Tapınakçılar’, aynı iblis kılıklı ‘Üstad-ı Azam’lar ve hatta aynı ses efektleriyle Latince kutsal deyişler eşliğinde gerçekleştirilen karanlık fonlu ayinler… Sanki ‘Vadi’den kopup gelmiş bir atmosfer içinde olduğunuz hissine kapılmamak elde değil!..

Demek ki ‘Diriliş-Ertuğrul’ esas itibarıyla bize tarihi anlatmak yahut canlandırmak derdinde olan bir yapım da değil. Bugünün politik, dış-politik, ideolojik, stratejik ve ‘komplo-teorik’ dinamiklerinden çıkış bulan bir yapım bu. Bize tarihin içinden kendince bir ‘bugün’ dayatma yolunda dizayn edilmiş bir yapım…

Dolayısıyla denilebilir ki anlatılan, tarihe dair ama bugüne ait bir hikâye. 13’üncü yüzyıl başı Anadolu’suna ve sözüm ona ‘Osmanlı’nın kuruluş çekirdeği’ne tarihlenen bu çalışmanın içinde biz, aslında ‘bugün’ü bulmaktayız. Yapılan, tarihi bugüne getirme değil, bugünü tüm çekişme ve çatışmalarıyla ve tabii yanlı-maksatlı olarak tarihe ‘teyelleme’ girişimi. Karşımızda, kuruluşuna giden yolda Osmanlı’yı anlatan değil, hâlihazırda hayata geçirilmeye çalışılan Yeni-Osmanlıcılığı anlamlandırmaya yönelik bir iş var.

Deniyor ki ‘Muhteşem Yüzyıl’a dönük tepkiler karşısında o anlatının kurgu olduğunu vurgularken şimdi ‘Diriliş-Ertuğrul’da kurgunun üzerine giderek bir çifte standart üretip Osmanlı düşmanlığınıza kılıf uyduruyorsunuz. Öyle ki dizideki ‘kötü’ karakterlerden, yani ‘Haçlılar’dan, yani ‘Tapınakçılar’dan, yani ‘kefere’den, yani ‘oba-içi hainler’den farkımız olmadığını yorum kutumuza dahi iliştirenler var!..

‘Muhteşem Yüzyıl’ örneği, sapla samanı karıştırmaktır. Bizim ‘Muhteşem’e yönelik eleştirilerimiz de oldu. Ancak ‘Muhteşem’, kurgusal içeriğinden dolayı, eleştirilerin çok ötesinde resmi-siyasi baskıya maruz kaldı; iktidarın, hem de en yetkili ağızlarından olmak üzere gadrine uğradı; ve popüler-kitlesel bir nefretin odağı haline getirilmeye çalışıldı. Yanlış ve haksız olan buydu ve o yüzden bir ‘kurgu’ya böyle yaklaşılamayacağını vurguladık. Tıpkı şu aralar (yine zamanında kıyasıya eleştirdiğimiz) STV dizilerine yönelik cezai uygulamalar karşısında vurgulamaya çalıştığımız gibi…

Oysaki iktidar, ‘Muhteşem Yüzyıl’ı ‘tu-kaka’ ederken ‘Diriliş-Ertuğrul’u öpüp başına koymuş durumda! En son Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, dizi setini ziyaret ederek yapım, ekip ve oyunculuk üzerine sitayişkâr sözler sarf etti.

Helâli hoş olsun, buna da itirazımız yok. Olabilir ve mesela Obama’nın da ‘Homeland’ için benzeri bir sempatiye sahip olduğunu biliyoruz. Olmaması gereken, aleyhte bir tavır takınıp bunu kamuoyu karşısında da deklare ederek bir kurgusal çalışmayı hedef haline getirmek…

Ayrıca ‘Muhteşem’le ‘Diriliş’ arasında eleştirel bir karşılaştırmaya gidilemez de değil ve gelin bunu da yapmaya çalışalım!..

İlk yayına girdiği zamanlar yazdığımız üzere ‘Muhteşem Yüzyıl’, oryantalist (Batı’dan Doğu’ya ‘asimetrik’ bakış), hatta kendi içimizden çıkmışlık hasebiyle ‘yerli-oryantalist’ yanları olan bir diziydi. Bu, Osmanlı’ya düşmanca bir çizgi benimsendiği anlamına gelmez tabii. Hatta yer yer ‘özcü’ bir hamasilik ‘Muhteşem’de de kendini dışa vurur. Ancak ele aldığı dönemin tarihsel gerçeklerini bihakkın kurgusuna yansıtan, bu arada Osmanlı’nın çok fazla popüler ilgiye açılmamış, hep örtbas edilmiş nahoş yanlarını ortaya serme cesareti de gösterebilen, bu bakımdan hakkı teslim edilmesi gereken bir yapımdır o…

‘Muhteşem Yüzyıl’ oryantalistti. ‘Diriliş-Ertuğrul’ ise ‘oksidentalist’… Yani Batı (Hristiyan) dünyasına, insanına, kültürüne kalıplaşmış önyargılarla asimetrik (kötüleyici, küçümseyici, aşağılayıcı, değersizleştirici, ötekileştirici) bir bakışa sahip…

‘Muhteşem Yüzyıl’ı oryantalist motivasyonu nedeniyle lânetleyenler, ‘Diriliş-Ertuğrul’u oksidentalist motivasyonu nedeniyle alkışlıyorlar! Biz ise her iki pozisyonda da mevcut bu karşılıklı eşitsizlikçi motivasyonlara aynı ölçüde eleştirel ve sorgulayıcı yaklaşıyoruz.

Ve tabii ne kadar saldırı ve hakarete uğrasak da yalnız değiliz!.. Sondan bir önceki yazımda Dr. Oktay Özel’in tartıştığımız konuya bir tarihçi gözüyle berraklık kazandıracak mahiyetteki görüş ve yorumlarına yer vermiştim. Şimdi de sosyoloji, tarih ve antropolojiyi 30 küsur yıllık akademik hayatında akıl-akıl, emek-emek, yürek-yürek buluşturmuş değerli dostum, Prof. Dr. Suavi Aydın’ın bu sayfalarda tartıştıklarımıza çok değerli bir katkı mahiyetindeki kısa ve öz mektubunu paylaşmak istiyorum. Suavi bana ha bire “Sen oyunculuktan haber ver, oyunculuktan” diye heyheylenenlere hitap edecek hoş bir not da düşmüş mektubunun sonuna!.. Söz onda:

“Sevgili Tayfun, Radikal'de ‘Diriliş’ dizisiyle ilgili yazılarını okudum. Tarihçiliğimizin geldiği şu noktada hâlâ böylesi düzeysiz eleştirilerin hedefi olmak gerçekten ibret verici… Bütün ciddi tarihçiler Osmanlı kuruluş anlatısının bir ‘efsane’ olduğunu, Osmanlı hanedanına aristokratik bir geçmiş inşa etmek için 15’inci yüzyılın sonlarından itibaren kurgulandığını bilir. Ama ‘yeni-Osmanlıcı’ aymazlığın bu gibi meselelerle ilgisi olmayan bir acullükle herkese saldırdığı da ayrı bir gerçek…

Bu anlatıyı esas alan bütün kurguların gözden kaçırdığı bir nokta daha var: Tıpkı ‘etnisite’ gibi aşiret de ‘durumsal’, bozulup yeniden kurulan, yok olan ve/veya başka bir ad ve kisveyle yeniden doğabilen bir ittifaklar/çatışmalar rejiminin ürünüdür. Dolayısıyla tâ 12’inci yüzyıldan İran yaylalarından başlayıp ‘Bitinya'da devlet kuran bir aşiret sürekliliğinden de asla bahsedilemez. Kim bilir, ‘Osman Beg'in dedesi hangi aşiret bloğu içinde Anadolu'ya gelmiş, kendi grubunu buralara taşımak için ne tür ittifak ve çatışmalar içine girmişti? Bu arada tabii aşiretin ne ölçüde dönüştüğünü de bilemiyoruz.

Maalesef bu özcü kurguların tamamı, bu tarihsel gerçeklikler alanını bir yana koyup ‘revivalizm’in [‘yeniden-canlanmacılık’ ya da işte ‘Diriliş’çilik!] cazibesi altında her türlü eleştirel bakışa kulaklarını tıkıyor, hatta saldırıp yok sayıyor. Dizideki sarışın başrol oyuncusunun Asya'dan yeni kopup gelmiş bir Türkmen reisini ne kadar temsil edebileceği de ayrı bir konu!..”