Dizilerin seyir defteri

Toplumsal eleştiri içeren, düşünsel olarak 'sol'dan beslenen veya en azından sol 'tınlamalı' dizilere tam anlamıyla elveda demiş durumdayız.

Yeni yerli dizilerin çoğu görücüye çıktı. Bir-iki dizi kaldı geriye. Sezon ortası eklenenler de olacak. Tabii önümüzdeki aylarda ‘yaprak dökümleri’ de ne yazık ki başlayacak. Şu aşamada ortaya çıkan tablo üzerine bir genel değerlendirme yapmaya çalışalım. Değerlendirmenin ‘genel’liği mucibince de gösterimdeki hiçbir dizinin adını vermeden yapalım bunu.

Bir kere anlaşılıyor ki toplumsal eleştiri içeren, düşünsel olarak ‘sol’dan beslenen yahut en azından sol ‘tınlamalı’ dizilere tam anlamıyla elveda demiş durumdayız. Dolayısıyla bir dönem kapandı. Artık (bitmiş, arşivde yerini almış dizilerin adını vermekte sakınca yok) bir ‘Çemberimde Gül Oya’, ‘Behzat Ç.’, ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’, ‘Kayıp Şehir’ gibi diziler, yani açık-seçik veya vurgulu şekilde radikal, protest, sorun-odaklı, statüko-karşıtı, fincancı katırlarını ürkütmeye yönelik (‘Ağır Roman-Yeni Dünya’yı da atlamayalım) kurgular görmek hemen hemen olanaksız.

Bunun yerine, doğrudan veya dolaylı olarak muhafazakâr içerikli ya da (yukarıdaki ifadeyle uyaklıca) ‘tınlamalı’ diziler var artık. Polisiye-gerilim, ‘gizem’le sarmaş-dolaş, bir boy daha öne çıkmış gibi. Doğal, çünkü bu, istisnalar (‘Behzat Ç.’) hariç, statükocu muhafazakârlığa rahatsızlık vermediği gibi alttan alta da hizmet eden bir tarz.

Diğer iki öncelikli seçenek, zaten geçen yıldan revaçta olan yabancı dizi ve yerli edebiyat uyarlamaları. Bunlarda da muhafazakârlıkla örtüşen ürünler tercih ediliyor. Ancak muhafazakârlık geçer akçe denilip iyice kafa yorulmadan seçilmiş muhafazakâr edebiyat uyarlamaları isteneni vermekten uzak. ‘Marka’ ile bir kez satarsınız ürünü. Diziyi her hafta satmak zorundasınız. Dolayısıyla başlangıçta adına kanıp gelen seyirci, sonra içeriğe bakıp itibar etmiyor bu tür yapımlara.

Dizi sektöründe önceki yıl başlayan kriz devam etmekte. Ama şiddeti azaldı. Sektör, kriz koşullarına gerek niceliksel gerek niteliksel olarak uyarladı kendini; yeni dizi sayısı düştü ve dediğimiz gibi muhafazakâr beklenti karşılanmaya çalışılıyor. Fakat bu, krizden yakında çıkılacağını işaret etmiyor. Çünkü kurgu üretiminde, hayal gücünün kullanımında eleştirel, aykırı, uçarı motivasyonlar engellenip sınırlanarak kuraklık giderilemez.

Hep olduğu gibi ‘reaktif’ yapımlar yine var. Ama bunların işi de zor. Bir yapımın başarısı üzerine, ister onunla aynı kültürel-ideolojik doğrultuda, isterse ona ters doğrultuda ama her halükârda reaktif çalışmaların ‘proaktif’ olmayı başarabilmiş o yapım karşısında pek şansı yok. Muhafazakâr iklimde tarihe güzelleme yapmak para kazandırmıyor değil. Ancak mevcut olanı aşamayan, yenilik katamayan, acele kazanç arayan yapımları da seyirci kolayca ayırt ve refüze eder. Çünkü elde ‘orijinal’i var!

Bir sorun da şu: Genel olarak bakıldığında bizim dizi sektöründe daha çok şehirli-profesyonel (ve ‘Batılı-modern’) orta sınıfa hikâye yaratabilecek yapımcı, senarist, yönetmenler var. Bunlar, bu ülkenin muhafazakâr çoğunluğunun kültürel diline, lehçesine, kodlarına yabancı. Bu kodlara ve lehçeye hâkim olanlarda da kurgu açısından teknik ve estetik tecrübe eksikliği hissediliyor.
O yüzden, özellikle muhafazakârlığa endeksli yeni reyting ölçüm sisteminin uygulamaya girmesinden sonra teknik açıdan kaliteli yapımların büyük kısmı, izleyeni yakalayamıyor, hatta rahatsız ediyor. Seyirci çekebilecek yapımların çoğu da teknik-estetik kalite açısından yetersiz göründüğü için aradığını bulamıyor.