Edalı-işveli bir ada hikâyesi

Burgazada'da altı kadının acı-tatlı hayatına odaklanan 'Adanın Kadınları', feminist hatta 'eko-feminist' duyarlılığa sahip olduğu söylenebilecek 'drama'tik bir belgesel.
Edalı-işveli bir ada hikâyesi

Nedim Hazar’ın NTV’de başlayan, ‘drama’ dinamiğine de sahip belgeseli ‘Adanın Kadınları’, belki size çok alâkasız gelebilecek bir çağrışımla bende Seren Yüce’nin ‘Çoğunluk’ filminin tematik antitezi olduğu hissini uyandırdı. Film tek cümleyle özetlenmek gerekse ona “hayatımızın ataerkil (maşist) bir çoğunluk kültürünün kahredici baskısı altında geçip gittiğinin resmi” denilebilir. ‘Adanın Kadınları’ ise bu ‘çoğunluk’tan kaçış yolunda bir ‘vaha’yı işaret eden, daha da öte bu tür sığınakların mevcut olduğunu düşündüren bir yapım.

Bir kısmı farklı diyarlardan ve büyük olasılıkla yukarıda kaydedilen ‘ataerkil çoğunluk’ gazabından kaçarak adaya savrulmuş, bir kısmı da adalı olup bu savrulanların yoluna karşıcı çıkmış toplam altı kadının hikâyesi ‘Adanın Kadınları’. Hazar, doğa-kültür gerilimini arka plâna yerleştirerek sunuyor bize onu: Ötede canlıları ezen koca-koca gökdelenleri, yani tüm ‘eril-kültürel’ heybetiyle İstanbul… Berimizde ise canlılarla/canlılıkla mümkün mertebe uyumlu biraradalık içinde beyaz, kutu-kutu evleriyle, diyebiliriz ki ‘dişil-doğal’ zarafetiyle Burgazada. İnsanlık tarihinde kültür’ün neden hep erkeğe-erkekliğe, ‘doğa’nın ise kadına-kadınlığa özgülendiğini anlama yolunda düşündürücü bir başlangıç.

Devamında da bu başlangıçla bütünleşik şekilde kadınlar, geçmişten bugüne hayatlarını bizimle paylaşıyor. İzledikçe şunları düşünüyorsunuz: Ada, sizi özgürleştirir; doğanın bir parçası olan insanlığınızı yeniden hatırlatır; ataerkil kültürün eşitsiz baskısından uzaklaştırıp ‘doğa ana’nın hiç kimseye ayrı-gayrı yapmayan müşfik koynuna sokar!.. Ve en önemlisi bu, kadın için olduğu kadar erkek için de böyledir. Amerikalı tasarımcı-oyuncu Clare’in sevgilisi Alex’i izleyin dizide, ne demek istediğimi anlayacaksınız! Rus çevirmen Alex Burgazada’ya yerleşmiş ve Tanpınar’dan sonra şimdi de Sait Faik’in, hümanist olduğu kadar hiç kuşkusuz ‘anti-maşist’ de olan öykülerini çeviriyor İngilizceye…

Tabii ‘Erkek’ insan olmaktan vazgeçmeyi başarıp ‘İnsan’ erkek olabilmiş Alex’le mutlu Clare’inki gibi gıptayla bakılacak mahiyette değil tüm kadınlarımızın hayatı. Hazar’ın belgeselinin en kayda değer yanı, bize kadınları ‘idealize’ şekilde, ‘Pollyanna’cılık oynar vaziyette sunmaması. O yüzden yazımızın başlığı da sizi yanıltmasın! Her şey altı kadının edalı-işveli ve şen-şakrak sizi karşılama sahnelerinden ibaret değil. Keder, acı ve hüznü de yüreklice paylaşıyor onlar bizimle. Annesi Ermeni-babası Rum Katrin’in kızıyla yaşadığı sorunu ve kopuşlarını anlatırken gülen gözlerinin altında saklı hüzün ve kırılmışlığı da okuyabiliyoruz. Kocası, değerli gazeteci-yazar Reha Mağden’i kaybetmenin kederi hâlâ yüzünde olan Rana’nın, 30’uncu yaş gününü işsiz, adeta o yaşta emekli olmuş havada mutsuz kutlayan kızı Ayşe’yi neşelendirmek, hayata bağlamak için çırpınışına da tanık oluyoruz.

‘Adanın Kadınları’, kadın öznelliği ve kadınlık deneyimleri üzerine odaklanışı itibarıyla feminist duyarlılığa sahip olduğu da söylenmeden geçilmemesi gereken bir çalışma. Bağlantılı olarak, yaratıcısı Nedim Hazar’ı da, o bunu ne kadar benimser ve üstlenir bilmiyorum ama ‘pro-feminist’ (bkz. Mehmet Bozok, ‘Soru ve Cevaplarla Erkeklikler’) çizgide değerlendirmek mümkün. Benzerlerinin çoğalması dileğiyle!..