Eli kesilesi değil öpülesi hırsızlar!

Türk halk edebiyatında Köroğlu, Batı dünyasında Robin Hood, modern dönemde Arsen Lüpen, bizde Peyami Safa yaratısı Cingöz Recai ve hem bu yapıtların uyarlanmış sürümleriyle, hem de sayısız (yabancı-yerli) başka sürümlerle beyaz perdede ve ekranlarda karşımıza çıkan olumlu, sevimli ve sevilesi hırsızlarımız olmuştur!..
Eli kesilesi değil öpülesi hırsızlar!

Hırsızlığın insan yaşam biçimiyle, daha doğrusu insanın nasıl yaşadığı ile uyarlı bir ‘kültürel’ pratik olduğu, küçük bir kabilede araştırma yapan antropoloğun başından geçen olayda gayet güzel berraklık kazanır. Hayatlarının akışını gözlemlemek üzere aralarına katıldığı toplulukta kendi (‘uygar’) dünyasından getirdiği bir dizi özel eşyayı, araç-gereci kulübesine yerleştirmek üzere ortaya yayan antropolog, yanına yaklaşan yerlilerin bunları alıp, evirip-çevirip, sonra da gayet sakin bir şekilde ‘götürdüklerini’ fark eder. Hatta bazıları, eşyalarla ilgili kendisine sorular sorduktan sonra onları alıp götürür.

Yapacak bir şey yoktur! Bünyesinde ‘mülkiyet’in olmadığı eşitlikçi bir toplumda ‘ç’almakla almak arasındaki fark ortadan kalkar. Yani (bir meşhur fıkradan ilhamla konuşmak gerekirse) bir ‘harf’ yüzünden kalp kırmanın nedeni, mülkiyet olgusu ve tutkusudur.

Belki derinden derine hissedilen bu ‘yanlışlık’ yüzünden hırsızlığa yaklaşımın pek çok yerde karşımıza çıkan ve hayli uzun zamana yayılan ikircikli bir yanı da vardır. Hırsızlık, özellikle de tüyü bitmemiş yetim hakkı çalanlar tabii ki müsamaha ile karşılanmaz. (Memleketin yüksek mevzilerinde hanidir faş olanlara bakıp buna “Hadi canım sen de” diyenler çok olacaktır; o halde, en azından ‘ideal’de böyledir diye ekleyelim!) Ama zenginden (ç)alıp yoksula veren hırsız hikâyeleri de sözlü kültürden yazılı kültüre, oradan görsel kültüre uzanarak bugüne kadar gelir. Türk halk edebiyatında Köroğlu, Batı dünyasında Robin Hood, modern dönemde Arsen Lüpen, bizde Peyami Safa yaratısı Cingöz Recai ve hem bu yapıtların uyarlanmış sürümleriyle, hem de sayısız (yabancı-yerli) başka sürümlerle beyaz perdede ve ekranlarda karşımıza çıkan olumlu, sevimli ve sevilesi hırsızlarımız olmuştur!..

Buna en güncel örnek de Kanal D’nin yeni dizisi ‘Ulan İstanbul’… Tecrübeli hırsız Kandemir (Uğur Polat) liderliğinde sempatik mi sempatik bir hırsız ekibi belli ki her bölümde ayrı bir macera ile karşımıza gelecek. Yoksulluğun kör memelerinde büyüyüp Kandemir tarafından ‘mesleğe’ kazandırılmış iki genç hırsız, Karlos (Erhan Kolçak Köstendil) ve Ferdi (Kaan Yıldırım); makûs talihini yenmek üzere şarkıcı olma umuduyla geldiği İstanbul’da fahişelik ve konsomatrislikten ibaret seçenek cenderesinden ‘Kando Abi’si sayesinde ‘hırsızlık’la çıkan Yaren (Şebnem Bozoklu); zekâsı parlak ama ailesi parçalanmış olan ve beyniyle ruhu arasındaki bu asimetriyi giderme yolunda Kandemir’in kurduğu hırsız ekibine ‘hacker’lık kulvarından sığınan Bahadır (Caner Özyurtlu)…

İşte huzurlarınızda ‘Hırsızlık Ailesi’!.. Ve ailemize son olarak Kandemir’in çok sevdiği yakın dostu olup ona yaptığı bir iyilik nedeniyle hapse düşmüş Ali Rıza Kaptan’ın Alptekin Serdengeçti) hüzünlü kızı Derya (Sevtap Özaltun) da katılır. Ekip, zenginden çalıp fakire dağıtma şeklindeki ‘erdemli hırsızlık’ meşgalesini bu defa Rıza Kaptan’ı kurtarmak için gerekli parayı toplama yolunda seferber edecektir. Bu akışta heyecan, gerilim ve dinamizmi daha da yüksek tutmak için hırsız ailemizin yanına bir de ‘polis komşu’ konularak hikâyeye ‘hırsız-polis oyunu’ motifi de eklenmekte.

Böylesi tatlı bir hırsızlık komedisi olarak önümüze sürülse de ‘Ulan İstanbul’ esasen bir yoksulluk, daha özelde de ‘haksız kazanç’ anlatısı. Ve tabii bu tür bir anlatı için İstanbul’un halihazırda eşine az rastlanır bir mekân, sahne ve dekor oluşturacağını belirtmeye hacet yok!..

Yoksulluğa empati ve eşitsizliğe eleştiri yolunda hırsızlığı da ‘estetize ettiği’ söylenebilecek diziye büyük ihtimal statükocu, dirlik-düzenci ve ahlâkçı tepkiler gelecektir. Bu açıdan önlemler alınır mutlaka; mesela güzel hırsız kızımız Derya ile iyi kalpli komşu polis Ceyhun (Salih Bademci) arasında önü açılacak gönül ilişkisinin bu yönde işlerliği olabilir. Yine de dizinin hırsızlığa özendirici bir ahlâki sorunla yüklü olduğunda ısrar edeceklere ise rahmetli Ünsal Oskay hocamızdan işittiğimiz bir müthiş sözle karşılık verelim: En büyük ahlâksızlık, yoksuldan ahlâk beklemektir!..