'Emmy'nin estirip çağrıştırdıkları

Büyük yazarlar ve büyük oyuncu ve yönetmenler dizilerle karşımıza çıkmaya devam ederse Emmy ödülleri Oscar'ın yerini almaya aday olur.
'Emmy'nin estirip çağrıştırdıkları

65’inci ‘primetime’ Emmy ödülleri önceki gece sabaha karşı sahiplerini buldu. Televizyon dünyasının oskarları denilen ödüller, üç kategoride verilmekte. Kendi içlerinde alt kategorilere de ayrılan diziler, ‘realite’ler ve sohbet, müzik, dans, skeç, vd. türlü-çeşit temaşayla şekillenen ‘varyete-şov’lar bunlar.
Fakat Emmy esasen dizi demek ve bu bakımdan onun gidişatı, önceki yüzyılda ‘Oscar’ın sahip olduğu itibarlı yeri almaya doğru denilebilir. Çünkü hep söylediğimiz üzere 19’ncu yüzyılda romanın, 20’nci yüzyılda sinemanın kitlesel etkisi şimdilerde dizilere aktarılmış gibi. O yüzden romanlarıyla insanları sürükleyen yazarlar (George R.R. Martin, Stephen King), sinemada kitleleri salona kilitleyen yönetmenler (Martin Scorsese, Steven Spielberg) artık dizilerde karşımızda.
Aktris ve aktörler de tabii. Önceki gece Hollywood’un efsane isimlerinden Sigourney Weaver, Jessica Lange, Jane Fonda, Al Pacino, Kevin Spacey ve Michael Douglas, ödüllere aday olarak karşımızdaydı. Ve Michael Douglas’ı, Oscar’dan sonra bu defa Emmy’de mini-dizi kategorisinde en iyi erkek oyuncu ödülünü alırken alkışladık.
Bizde televizyonun Emmy’de yansımasını gördüğümüz türden bir kültürel/sanatsal saygınlığa sahip olduğu söylenemez. ‘Aptal kutusu’ klişesi, özellikle entelektüel kesimde yaygın yaklaşım. Yazılarımın gördüğü tepkiden anlıyorum. Mesela birisi şöyle ‘ekşi’lemiş bana: “Bu adamın neden televizyon yazıları yazdığını bir türlü anlamıyorum. Ülkede antropoloji dalında en iyi akademisyenlerden biri. Böyle si….n, so….n bir işi yapması gereken en son insanlardan.”
Hâlbuki tam da insanlığın bugünkü haline en çarpıcı şekilde ayna tutan ürünleri bize sunan bir kültürel havza televizyon. En çok da antropoloğun ihmal etmemesi gereken bir alan. Tıpkı televizyonun bugünkü kadar yaygın kültürel etkiye (en azından bu coğrafyada) sahip olmadığı zamanlarda roman, öykü, sinemanın olduğu gibi… Hocam Bozkurt Güvenç’in bana antropolojinin sevgisini aşılama yolunda en çok katkısı olan okuma-izleme önerilerini hatırlıyorum mesela: Yaşar Kemal ve ‘Dağın Öte Yüzü’ üçlemesi; Charlie Chaplin ve ‘Monsieur Verdoux’; Charles Dickens ve ‘Büyük Umutlar’; Boris Pasternak ve ‘Doktor Zhivago’; Mario Puzo ve ‘Baba’…
Ben de edindiğim bu yol-yordamı bugüne güncelleyip yukarıdakilerin arasına yeni öneriler olarak şunları ekliyorum: ‘İkinci Bahar’, ‘Çemberimde Gül Oya’, ‘Kayıp Şehir’, ‘Suskunlar’, ‘Çocuklar Duymasın’, ‘Leyla ile Mecnun’, ‘Yalan Dünya’, ‘Behzat Ç.’, ‘Muhteşem Yüzyıl’ ve (neden olmasın!) ‘Kurtlar Vadisi’…
Dünyadan örnekleri saymaya yer hiç yetmez. Sadece Emmy’de komedi ve dramada ödüle uzanan iki diziyi (taltifen) zikredelim: ‘Modern Family’ ve ‘Breaking Bad’. Analizlerini buraya sığdırmamıza imkân olmayan iki yapımın ortak noktası, içerisinden çıktıkları toplumun gelenekçi, statükocu, muhafazakâr damarlarına basarak radikal, aykırı ve tabii eleştirel perspektiften insanlık haline yaklaşmaları.
‘Modern Family’, adı ‘modern’ olsa da aile kurumunun post-modern zamanlara nasıl yok olmadan ama alabildiğine de dönüşerek geldiğini, bu dönüşümden rahatsız olanların bile onu ayakta alkışlayacakları usta bir mizahla sunmakta bize. ‘Breaking Bad’ ise ‘uyuşturucu kültürü’nü, o dünyanın akışını fon alan, ama derininde insanda ‘iyi’ ve ‘kötü’nün izini süren, bunu sorgulayan bir yapım: Ne ölçüde-ne koşulda iyiyiz; ne kadar kötüye meyyaliz; ve en önemlisi, bu meylimiz ‘kültürel’ (yaşamsal) şartlara mı bağlı, yoksa ‘doğal’ bir potansiyel mi içimizde?!
Hep duymaktan bıktınız belki ama lâf yine oraya geldi: Romanda, sinemada olduğu gibi dizide de edebi/sanatsal çıktı, ancak eleştirellikle, tabii o da liberal bir atmosferle mümkün. Muhafazakârlıktan öte mutaassıp bir sosyopolitik iklimde bu zor. Ama (yapılanların hakkını yemeyelim) imkânsız da değil. Yine de bir ‘Breaking Bad’ muadili çıkarmak için uzun bir yol var önümüzde.