Erdoğan kazanır!

Türkiye bir seçim ülkesidir. Seçmen yaşı 18'dir. Gizli oy açık tasnif esastır. Ve Erdoğan kazanır...
Erdoğan kazanır!

Benim ilk olarak İngiliz milli takımının kaptanlığını da yapmış bir dönemin büyük futbolcusu Gary Lineker’den duyduğum meşhur sözdür: “Futbol 11’er kişiden iki takım arasında oynanan bir oyundur. 45’er dakikalık iki devre halinde 90 dakika sürer. Ve Almanlar kazanır.”

Cumhurbaşkanlığı seçim süreci ve sonrasında aklımdan geçenler bu sözlere nazire mahiyetinde: Türkiye bir seçim ülkesidir. Seçmen yaşı 18’dir. Gizli oy açık sayım esastır. Ve Erdoğan kazanır…

Türkiye’de bir siyasi şahsiyet olarak kamuoyunun önünde olduğu 20 yıldır hiçbir seçimden eli boş dönmemiş, son 12 yıldır girdiği dokuz seçimden de başarılı çıkmış bir lider karşısında böyle bir düşünce ve hissiyat ister istemez oluşuyor. Seçmen yaşının 18 olması kadar ‘olgusal’ bir durum söz konusu yani! Belki de öğrenilmiş çaresizlik, ama öyle işte; Erdoğan kazanır!..

Tabii nasıl kazandığına ilişkin her şeyi seçim öncesi son yazımızda söylediğimiz için (bkz. ‘Tek devlet-tek parti-tek adam: Erdoğan’, okumak için tıklayın)  burada o konuya dönmek istemiyorum. Eşitsiz, haksız ve adaletsiz bir kampanya sürecinin sonunda olsa da kazanan kazanmıştır. Bundan sonra galibiyete de, mağlubiyete de mazeret aramanın anlamı yok.

Özellikle de şu iki sebepten: Birincisi, yine spor diliyle konuşacak olursak şampiyonluk, şampiyon olamamak için bütün engelleri öyle ya da böyle aşabilene verilen bir ödüldür. Şampiyon takımın dev bir bütçeyle, bürokrasinin (devletin) ‘muhabbeti’ ile ve çok sayıda basın amigosunun, ‘sayısal’cı algı mühendisinin desteği eşliğinde yol alması da, bütçesini uygunsuz şekillerde, mesela şikeler/teşvik şikeleriyle işlerliğe sokarak sonuç alması da ödülün verilmesini engellemiyor. (Bu, ülkemiz futbolunda tecrübeyle sabittir, değil mi?!)

Ne de taraftarını tribüne çekip yaz-kış, tatil-deniz demeden arkasında bulan takıma kimsenin bir şey deme hakkı olacağı gibi; nasılsa sonuç değişmez deyip takımını sahada yalnız bırakarak ‘deniz ve güneş banyosu’na devam eden rakip takım taraftarlarının konuşma hakkı var!..

İkincisi, zaten atı alan Üsküdar’ı geçmiş bulunmakta. İster yüzde 52 olsun, isterse yüzde 50,001, artık neden-nasıl böyle oldu tartışmasından öte bundan sonra ne olacak derdimiz var.

O dert de açık. Bölünmüş, fokur fokur kaynayan bir ülke söz konusu ve bunun en önde gelen sorumlusu artık cumhurbaşkanlığı makamında. Bundan sonra da bir başka (‘Yeni’) Türkiye inşası diye dinsel, etnik ve kültürel olarak kutuplaştırıp pare pare ettiği bir toplumun tepesinde aynı pratiği sürdürerek mi yol almaya devam edecek, yoksa sosyal barışı hedefleyen farklı, uzlaşmacı bir anlayışa mı evrilecek?..

Bu bakımdan elimizde mevcut, belki zayıf da olsa ilk veri, son balkon konuşması...

Biliyorum, Başbakan (pardon, artık ‘Cumhurbaşkanı’) Erdoğan ne dese, kimseden buna güvenecek bir safdillik beklemek mümkün değil. Bununla birlikte, ne kadar yüzeysel de olsa bu konuşmayı 30 Mart yerel seçimleri sonrası yaptığı balkon konuşmasıyla karşılaştırdığımızda ortada belirgin bir farklılık olduğunu da görmezden gelmemek lâzım.

30 Mart gecesi Erdoğan açık açık şiddet üreten çatışmacı dili seferber etmiş, totaliteryan arayışlarını sakınmaksızın dışa vurmuştu. Bu konuşmaya kıyasla önceki gün Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı son balkon konuşması, onun 2011-12 öncesi belâgatinde kalmış, artık neredeyse unutulmuş çoğulcu/özgürlükçü vurgularla yüklüydü.

Mesela “Hiç kimsenin yaşam tarzına müdahale etmedik” gibi… (2007 seçimleri öncesinde de aynen böyle demişti. Bugün inandırıcılığı kalmadı ama yine de ‘iyi niyet’ işareti olarak alalım; hiç olmazsa “İçeceksen evinde iç” demekten vazgeçmiş görünüyor!) “Müslüman, Hıristiyan, Ermeni, Ezidi yok, Türkiyeli var” gibi… (Bunu da ‘Affedersiniz’, yine iyi niyet nişanesi sayalım!) “Birbirimize gönlümüzü açalım, yeni bir uzlaşma süreci başlatalım, farklılıklarımızı zenginlik görerek hareket edelim” gibi… Nihayet, “Şahsıma oy verenlerin değil, 77 milyonun cumhurbaşkanı olacağım” gibi...

Bu sözlerin samimiyetine inanmak son yıllarda, özellikle de ‘Gezi’den bu yana olup bitenlere bakıldığında çok güç, biliyorum ama bence ‘retorik’ olarak dahi bu şekilde ‘fren’e basılmış olması önemli. Samimi ya da değil, ne olursa olsun böylesi bir konuşmaya yol açan, rota kırdıran toplumsal etkenler ve koşullar var.

O yüzden görünürde, yüzeyde ve dilde karşımıza çıkan bu değişmeyi bile küçümsememek gerekir.

Tabii ki esas sorun, retorik değil pratik… Erdoğan’ın bu söylediklerini Türkiye’nin 12’nci Cumhurbaşkanı olarak ne kadar gözetip hayata geçirebileceği, Türkiye kadar onun da geleceğini belirleyecek. Bu retorik, pratikle buluşursa Erdoğan şimdiye kadar tüm olup bitenlere karşın yine de bir vesayetçi-otoriter rejimin tarihe karışmasında öncü rol almış (günahıyla-sevabıyla) bir muhafazakâr lider olarak tasnif edilebilir. Bu hiç kuşkusuz söz konusu rüşvet-yolsuzluk iddialarının, şaibelerinin altından kalkılmasıyla da bağlantılı gerçekleşebilecek bir ihtimal...

Fakat eğer böyle olmayıp son zamanlardaki politik performansı, ideolojik ve psiko-kültürel motivasyonları doğrultusunda hareket etmeyi cumhurbaşkanlığında da sürdürürse, vesayeti başka bir kisve altında hortlatan, otoriterlikten öte totaliterliğin önünü açan, dolayısıyla belki de 21’inci yüzyılın ilk faşist liderlerinden biri olarak tarihe geçecektir.