Erkekliğe direnen bir 'zeytinlik'

Zeytin Tepesi'ni (İtalyan dizisinin bir uzantısı olarak) esas ilgiye değer kılan nokta, bize 'ataerkillik okyanusu'nda bir 'matrilokal (anayerli) ada' sunup bunu parlatması.
Erkekliğe direnen bir 'zeytinlik'

‘Zeytin Tepesi’nin orijinali olan İtalyan dizisini (‘Le Tre Rose di Eva’) seyretmedim. Ama ‘Zeytin Tepesi’ni izleyerek onu hayal etmek daha heyecan verici! Öyle ki bazı sahneler üzerinden Tinto Brass’ın ateşli komedilerinden ilhamla örgülenen, dram-gerilim karışımı, ‘soap-opera’ tadında bir yapım tahmin edilebilir!.. Halbuki ‘romantik-gizem’ tarzı bir diziymiş.

Ancak ‘Zeytin Tepesi’ni (tabii yine o söz konusu İtalyan dizisinin bir uzantısı olarak) esas ilgiye değer kılan nokta, bize ‘ataerkillik okyanusu’nda bir ‘matrilokal ada’ sunup bunu parlatması. (Özellikle gençler böyle yabancı/kulak tırmalayıcı terimler kullanınca çok kızıyor bana ama burada ‘matrilokal’ yerine ‘ana-yerli’ veya ‘kadın-yerli’ dersem cümlede ‘ritim kaybı’ olacağı hissine kapılıyorum!)

‘Kadın iktidarı’na dayalı anaerkil (matriarkal) toplum gözlemlenmedi dünyada. Erk ya da iktidar aslen erkeğe dert yani… Tabii bu, yaşadığımız dünyada kadınlar iktidara talip olmuyor demek değil. Fakat bunun da ‘ataerkil kültürel iklimde kadın olmak’la bağlantılı bir iktidar talebi olduğu iddia edilebilir. Bir başka deyişle ataerkillik, ‘unisex’ de yol alır.

Anaerkil toplum yok ama ‘anasoylu/anayanlı’ (matrilineal), ‘anayerli’ (matrilocal), ‘anaodaklı’ (matrifocal), yani kadın üzerinden soyun izlendiği, evin-ocağın açıldığı ve sosyal örgütlenmenin gerçekleştirildiği (az ya da çok eşitlikçi) topluluklar var. İşte ‘Zeytin Tepesi’ndeki ‘Gökçener Ailesi’ni de ben ataerkil tahakküm karşısında bir ‘matrilokal’ direniş mevzisi olarak kodlamaktan yanayım.

Bu, üç kız kardeş ve anneannelerinden müteşekkil bir aile. Ortada bir de kayıp anne var. Dizi, bu aileye odaklı olarak kadınlarımızın kendilerini çevreleyen ve baskılayan ataerkil şebekeyle cebelleşmesini hikâye ediyor. Fakat bunu yaparken de son derece renkli ve hem eğlenceli hem de hüzünlü bir erkeklik ‘resmigeçidi’ sunuyor. İzlerken türlü-çeşit erkekler ve ‘erkeklikler’ sanki bir podyumda önünüzden geçiyor hissine kapılıyorsunuz.

Tabii önünüzden geçen her bir erkek karakterin ‘erkeklik’, daha doğrusu iktidar sınavından karne notunu da boynuna asılı görüyorsunuz! Kimisi çoktan ‘çakmış’, ölmüş de ağlayanı yok durumda. Mesela, kasabanın ileri gelenlerinden olsa da genç ve tutkulu karısını rakip ailenin genç erkeğine kaptırmış; bunun belli-belirsiz farkında olsa da inanmak istemeyen; iktidar yarıştırmada hem parada hem ‘yatak’ta kaybettiği anlaşılan Cemal (Ümit Acar) gibi…

Diğerleri sınavdan değişik derecelerde geçer not almış görünmekte ama onların da başında erkekliğin bir başka, daha doğrusu aslî belâsı var: ‘Erkeklik’, yaşarken her daim güncellenen, yani hep yeniden girmek zorunda olduğunuz bir sınav! Sonu yok yani!.. Dizide ‘kadın-odaklı bir kamera’dan izlediğimiz hikâyenin en çarpıcı yanı, bize tam da erkeğin erkeklikle bu ‘bitmeyen sınav’ını aksettiriyor olması.

Bir çeviri ürünün servis edildiği hissine sık sık kapılsak da bu, yine de izlenip değerlendirilmeyi hak eden bir yapım. Özellikle de Ayça Varlıer’in dikkate değer performansıyla… Gökçener kız kardeşlerin ‘aşmış’ (‘yırtık’ da denilebilir) olanı, Yıldız’ı canlandırırken Ayça, yukarıda söz konusu ettiğimiz ‘erkeklik sınavı’ bağlamında tam bir ‘sınav hocası’! Ve bu sınavı yaparken onu izlemek, hem yürek hoplatıcı hem de oldukça düşünce kışkırtıcı.