Etekleri zil çalan diziler!

Arınç'ın değerlendirmesi haksız. Bu diziler son tahlilde yaygın-geleneksel tercihleri yeniden üretmekte ve en önemlisi ılımlı bir muhafazakârlığı takdim ve telkin etmektedirler.
Etekleri zil çalan diziler!

Hafta sonu Bülent Arınç diziler üzerine söyledikleriyle gündemdeydi. Başbakan Yardımcısı, son dönemde artan çocuk cinayetleri karşısında çok üzgün olduğunu belirttikten sonra uyuşturucu, alkol, sigara gibi kötü alışkanlıklara, bunları kullanma yaşının küçülmesine ve liselere kadar inmesine değinmiş. Oradan uyuşturucu kullanan sanatçı, şarkıcı, dizi oyuncularına getirmiş sözü. Deyiş yerindeyse bu ‘ara taksimi’nden de dizilere geçerek onların bazılarının kötü alışkanlıkları teşvik ettiğine gelmiş: 

“Pek çok televizyonda gençlik dizi furyası başladı. Yani liseli gençlere yönelik diziler. Okul sıralarında öğretmenlere karşı hitapları, arkadaşlarıyla ilişkileri, kız yüzünden kavga etmeleri, genç yaşta bazı özentilere gitmeleri, lüks hayat özlemleri, anne-babalarıyla olan ilişkileri o kadar büyük dejenerasyon halinde topluma naklediliyor ki ben Türkiye’nin yaşadığı bu sosyal bunalımda bu tür dizilerin eğer eğitici ve öğretici olmuyorsa çok büyük payı olduğuna inanıyorum. … Kravatları buralara kadar gelmiş, dizleri buraya kadar çıkmış etekleri ve birbirleriyle sadece argo konuşan, 25 kelimeyle hayatlarını sürdüren ama her şeyin içerisinde cinsellik içeren bu türlü programlar Türkiye’deki cinsel hayatı sınırsız ve sorumsuz hale getiriyor.” 

Bu çok ağır değerlendirme, daha doğrusu ‘töhmetlendirme’ bizi esasen o eski ama hiç eskimeyen tartışmaya götürüyor: Hayat mı kurguyu belirler, yoksa kurgu mu hayatı?! Bir bakıma yumurta-tavuk meselesi gibi içinden çıkılmaz bu soru karşısında benim önceliğim hep hayat oldu. Kurgu tabii ki hayata etki eder fakat asıl o, hayata tâbidir ve hayata değmeyen kurgu da ilgi çekmez. Az ya da çok hayatın içinde bir karşılıkları var ki bu gençlik dizileri izleniyor. 

Bu dizilerin olmadığı çok eski zamanlarda, mesela benim gençliğimde de liselerde kız yüzünden çıkan kavgalar vardı. Ne de hocalara efelenme eksikti. Ve hocaların baskısından kurtulduğumuz an kravatlar gevşer, kızlar iğnelerle tutturarak etek boylarını kısaltırdı! Argo bu toplumun gündelik hayat akışının ne zaman bir parçası değildi ki? Şimdi de hayatın içinde, dizilerden bağımsız yok mu? Mecliste, “Karını …...m!” diye cümle kuran partili vekili işaret etmezler mi insana?! 

Diziler hayattan çıktığı ölçüde inandırıcı oluyor ve tutuyor. Aksine yaşanan anın içinde pek de karşılığı olmayan ahlâkçı bir idealizmle ortaya çıktığınızda aradığınızı bulamıyorsunuz. En yakın örnek, bir alternatif gençlik dizisi tarzında başlangıç yapan ‘Yedi Güzel Adam’… ‘Muhafazakâr’ halkımızın, yarıya yakını Sayın Arınç’ın siyasi çizgisine teveccüh etmiş görünen insanlarımızın hiç mi hiç meyli yok bu seciyeli yapıma. (3’üncü bölüm total reytingde daha da geriledi ve 52’inci sıraya indi.) 

Fakat asıl üzerinde durulması gereken nokta, Arınç’ın göndermede bulunduğu dizilerin içeriğine, ‘ideolojik yönseme’sine dikkatle bakıldığında bunların söz konusu tepkiyi hak etmediği… Başbakan Yardımcısı yüzeysel bir yaklaşım içinde ve bu dizileri ayrıntılı izleyip çözümlediğini düşünmek hayli zor. Gerçi bu anlaşılabilir. Arınç’ın dinî hassasiyetinin bir türküde ‘içki’den bahsedildiği için onu dinlememeye varacak düzeyde olduğunu biliyor ve buna saygı duyuyoruz. Muhtemelen aynı şekilde, söz konusu ettiği dizilere de şöyle göz ucuyla baktığında kravatları neredeyse göbeğine kadar gevşek erkek öğrencileri, etekleri baldırlarına kadar çıkan kızları fark edip daha ötesine bakmamayı yeğlemiş olabilir ki bunu da saygıyla karşılamak gerekir. 

Sorun şu ki eğer sabredilip izlenebilse aslında bu dizilerin Başbakan Yardımcısı’nca arzulanan bir hedefe farklı anlatımla yöneldiği, aile, namus, ahlâk gibi noktalara hassas muhafazakâr bir mahiyet de taşıdığı anlaşılabilirdi. 

İlk bakışta açık-saçık, argo, hatta müstehcen görünseler de bu diziler özde muhafazakârdır. Dizi film sektöründe Türkiye’de muhafazakâr duyarlılıkları hiçe sayarak zaten yol alamazsınız. Konumuz bağlamında en bariz ve Arınç isim vermese de onun konuşmasının en fazla titreşim içinde olduğu düşünülebilecek Kanal D dizisi ‘Güneşi Beklerken’e bakalım isterseniz!.. 

Dizide söz konusu olan, gerek ana gerekse yan temalar itibarıyla, toplumsal-kültürel bozulma veya çözülmeye uğramış hayatların onarımından ibaret. Mutsuz ya da parçalanmış ailelere, sorunlu gençlere, yanlış/tehlikeli ilişkilere, kötü alışkanlıklara vurguyla başlayıp bunların sebeplerine yönelik sondajlarla yol alınarak gidilecek istikamet belli. Ailenin vazgeçilmezliğinin (kutsallığının) yeniden onanması; ana-baba otoritesinin, ‘büyüğe saygı-küçüğe sevgi’nin tanzimi; yetişkinleri de, gençleri de ‘kötücül’ durumlarından arındırıp ‘iyicil’ kılmak, kurguda nihai hedef… Başka türlüsü kolay kolay ne düşünülebilir, ne de göze alınabilir. 

Dolayısıyla bu diziler tüm o liberal-seküler görüntünün altında muhafazakâr bir akış arz eder. Tabii, coğrafyamızda artık çok daha sık şekilde ‘taassup’, muhafazakârlık olarak anlaşılır hale geldiğinden karşımıza çıkan sözde ve ‘gözde’ serbest (‘açık-saçık’) yapımların özde muhafazakâr örüntülerini fark etmek iyice zorlaşıyor. 

Sonuç olarak Arınç’ın değerlendirmesi haksız. Bu diziler, toplumda Başbakan Yardımcısı’nı da üzüntüye sevk eden acı olaylardan veya benzerlerinden çıkış bulup bunları kurgusal akışlarında yansıtsalar da son tahlilde yaygın-geleneksel tercihleri yeniden üretmekte, uymacı (konformist) çizgide yer almakta ve en önemlisi ılımlı bir muhafazakârlığı takdim ve telkin etmektedirler. Sadece bunu ‘kör kör parmağım gözüne’ misali değil, daha dolayımlı şekilde ve seyri çekici kılacak liberal-seküler motiflerle bezeli olarak yapıyorlar. Gevşek kravat, baldır-bacak o yüzden… Fakat işte ‘muhafazakârlık telkini’ de seyirciyi reytingin 50’li basamaklarında değil de tepesinde ancak böyle yakalayabiliyor.