Game of Thrones-5: Vahşet ve Aşk

Game of Thrones'u eşsiz kılan noktalardan biri de bu: İnsana dair, hem ondaki vahşî ve maddî yıkıcılığa hem de ruhî ve manevî yaratıcılığa yönelik diyalektik muhakemeye kapı aralaması...
Game of Thrones-5: Vahşet ve Aşk

(Spoiler/Uyarı!)

'Game of Thrones’un en son izlediğimiz 4’üncü sezon 9’uncu bölümü, vahşete en çok doruk yaptıranlardan biri, belki de birincisiydi.

Ancak tüyler ürpertici olduğu kadar insanın midesini kaldırmayı da ihmal etmeyen bölümü esas istisnaî kılan, bu vahşet deryası içinden ‘aşk’ı süzmekteki beceri ve yetkinlikti.

Bize anlatılan, vahşetin içinde bir aşk hikâyesiydi aslında. Korkunç bir vahşet fonu ve formatında hüzünlü bir aşka seyirci olduk.

‘Game of Thrones’u eşsiz kılan noktalardan biri de bu: İnsana dair, hem ondaki vahşî ve maddî yıkıcılığa yönelik, hem de ruhî ve manevî yaratıcılığa yönelik diyalektik bir muhakemeye sık sık kapı aralaması…

Dizi, daha önce defalarca değindiğimiz üzere, insanlık tarihinin farklı dönemlerine Avrupa Feodal Ortaçağ’ını merkeze oturtarak tematik uzanışlarda bulunuyor. Bu, insanlığa dair diyakronik (artzamanlı) olanı, fantastik olarak senkronizasyona (eşzamanlılığa) uğrattığı söylenebilecek bir çalışma… İlk Çağ köleciliğinden yağma ekonomisine dayalı ‘askeri demokrasi’yle yol alan kabilelere, tüccarlar öncülüğünde örgütlenmiş ‘özgür şehir’lerden ‘orman tapımı’nı benimsemiş avcı-toplayıcı ve eşitlikçi ‘takım’ topluluklarına (‘bands’) kadar açılan geniş bir yelpaze söz konusu.

Bunlardan biri de mevzubahis ettiğimiz bölümdeki, ‘Game of Thrones’ dünyasının en ucundaki ‘Buz Duvar’ ve ötesini çevreleyen bölgede şekilleniyor. Burada insanlığın ‘prehistorya’sıyla iç içeyiz. Kendimizi ‘Paleolitik’te (Yontma Taş Çağı’nda) hissediyoruz! O evrede insan hayatının bir parçası olduğu fosil kanıtlardan anlaşılan mamutlar, paleolitiğin avcı-toplayıcılarını çağrıştıran ‘Yabanıllar’ın ‘Karga’lara karşı seferinde onlara en büyük yardımcı.

‘Karga’, ‘Yabanıllar’ın ‘Buz Duvar’ın dibinde yaşayan ‘Gece Nöbetçileri’ne taktığı ad… Soyluluktan, krallıktan, kanunlardan uzak, mülkiyetin olmadığı, evliliğin önemsenmediği bir yaşamın içinde şeflerini kendileri tayin eden ‘eşitlikçi’ ‘Yabanıllar’ için ‘Buz Duvar’ın berisinde kalan feodal topluluklar ‘Diz Çökenler’dir. ‘Duvar’ı onlar için koruyan ‘Gece Nöbetçileri’ de ‘Kargalar’… Kendilerini ‘Yabanıl’ diye aşağılayanlara böyle mukabelede bulunuyorlar! Yani, ‘etnosantrizm’ karşılıklı!..

‘Gece Nöbetçileri’, kendilerine ait toprakları işgal ettikleri gerekçesiyle üzerlerine saldıran ‘Yabanıllar’la kan-revan içinde savaşırken iki aşk hikâyesi giriyor araya. Bunlardan daha ikincil olanı, talihsiz Lord Ned Stark’ın (Sean Bean) ‘Gece Nöbetçileri’ne katılmış ‘piç’ oğlu Jon Snow’un (Kit Harington) en yakın dostu, fiziksel yetersizlik nedeniyle ‘Nöbetçiler’in ayak işlerine baktığı söylenebilecek ‘Şişko’ Samwell Tarly (John Bradley) ile onun ‘Craster’ın Kalesi’nden kurtardığı, kucağında babasından olma ‘ensest’ bebeğiyle hayli kırılgan durumdaki Gilly (Hannah Murray) arasında... Hanidir olgunlaşmış aşk tohumunun ‘Yabanıl’ vahşetinin de itkisiyle çatladığına tanık olduk burada.

Ama asıl Jon Snow’un önceki sezon ‘Buz Duvar’ın ötesinde ‘Yabanıllar’ın dünyasında ‘Yaban Kızı’ Ygritte’le (Rose Leslie) düştüğü aşkın hazin sonu damgasını vurdu bölüme… Arkadaşı Samwell’e Ygritte’le yaşadıklarından hareketle aşkı “Kendini olduğundan daha fazla bir şey hissediyorsun” diye tanımlayan Jon, bu hissiyatın öznesini ölümcül bir düşman olarak buldu karşısında. ‘Kara Kale’deki dehşetli öldürüşmenin ortasında Ygritte, okunu hışımla ona doğrultmuştu. Ancak her yan vahşete kesmişken bizim gözlerde gördüğümüz aşktı! Jon Snow’un gözlerinde katışıksız ve teslimiyet dolu, Ygrtitte’in gözlerinde ise öfke ve intikamla katman katman bastırmaya çalışsa da yine de gem vuramadığı, asice karakterize olan bir aşk!..

Sonrası mı? Acı ve hüzünlü!.. Kalbine saplanan kör bir ok, Ygritte’in düşman kimliği ile âşık benliği arasında kalmışlık ikilemini çözdü, açmazını giderdi. Bazen ölüm en iyisidir, bunu hissettik!..

Ve aşkın ‘Ne’liği üzerine, Jon’un kollarında can veren Ygritte’in son nefesinde ona şu fısıldadığından daha anlamlı, dolu ve etkileyici ne olabilir ki diye düşündük:

“Hiçbir şey bildiğin yok Jon Snow!..”