Game of Thrones-6: 'Final'in öğrettikleri

Sezon finalinde insanlık halinin hiç değişmeyen bir dinamiği işlendi: 'Aşk' Kaybettikleri sevgilileri için göz yaşı döken ya da katil olan karakterler bize bu duyguya dair çok şey anlattı...
Game of Thrones-6: 'Final'in öğrettikleri

(Spoiler/Uyarı!)

Uygarlık insana diz çöktürtür!

Fransız arkeolog/antropolog André Leroi-Gourhan’ın, içerisinde ironi de barındıran müthiş sözüdür: “Kurt ve kurt köpeği arasındaki fark, doğal ortamdan ‘özgürleşme’ simgesi olan tasmadır.”

‘Yabanıl’la ‘feodal’ arasındaki fark da yine doğal ortamdan ‘özgürleşme’nin, bir başka deyişle ‘uygarlığın’ simgesi olan ‘diz çökme’dir.
İnsanlık, 2 milyon yıl sürmüş Paleolitik’ten (‘Yontma Taş’) Neolitiğe (‘Cilalı Taş’) ‘yiyecek üretimi’ demek olan ‘Tarım’la geçtiğinde mülkiyetle, efendi-köle ilişkisiyle ve işte ‘uygarlık’la tanıştı.

Bunun öncesindeki insan hayatı, vahşi ama eşitlikçi bir akışta, kimsenin kimse önünde diz çökmediği, ‘lider’in insanları diz çöktürerek değil ikna ederek liderlik yapabildiği bir örgütlenme içindeydi. Tıpkı ‘Game of Thrones’daki ‘Yabanıllar’ temsili ve tasvirinde olduğu gibi…

Dizinin dördüncü sezon finali, ‘yabanıl’ olanla ‘feodal’ olan arasındaki bu farkın kristalleştirilmesiyle açıldı. Bir önceki bölümle devamlılık içinde, ‘Buz Duvar’ın ötesinde (‘Paleolitik’te) yaşayan ‘Yabanıllar’ın, ‘Feodaller’in dünyasını (ki feodalite, ‘Neolitik’in bir türevidir) en uç noktada (‘Buz Duvar’) koruyan ‘Gece Nöbetçileri’ni güçsüz, çaresiz ve umutsuz şekilde kıstırdığı andayız. Böyle bir anda ‘Nöbetçiler’in imdadına, önünde ‘diz çöktükleri’ feodal efendilerinin kalabalık ve ‘teknik’ olarak üstün ordusunun yetiştiğini izledik.

‘Yabanıllar’, şefleri Mance Rayder (Ciarán Hinds) başka olmak üzere teslim oldu ama ‘diz çökmedi’. Teslim olmak durumunda kalsa bile diz çökmemekte direnmek! İşte bu, ‘Yabanıl’ın ahlâkıdır ve buradan ‘Uygar’ geçinen herkesin payına düşen bir ‘kıssadan hisse’ olsa gerektir!..

‘Cüce’nin aşkı dev olur!

Sezon finalinde bir önceki bölümden tematik devamlılık sadece ‘Yabanıl-Feodal’ çatışmasıyla sınırlı değildi. Bir başka tema daha vardı ki burada yabanıllıktan uygarlığa insanlık halinde değişen değil değişmeyen bir ‘dinamiğin işlendiğini söyleyebiliriz. ‘Aşk’ bu…

Salı günkü yazımızda değindiğimiz üzere önceki bölüm, ‘piç’ soylumuz Jon Snow (Kit Harington) ile ‘Yaban’ kızı Ygritte’in (Rose Leslie) ‘imkânsız aşk’ının hazin sonu ile noktalanmıştı. Finalde bu acı biten aşka çok romantik bir ‘saygı duruşu’ sergilendi. Hayatı ‘piçlik’ damgasıyla başa çıkma yolunda duygu dünyası dağlanarak geçmiş Jon Snow’un Ygritte’i ateşin koynuna bırakırken gözlerinde bir duygu pınarının inceden kaynayışını da fark ettik! Jon, benim dizideki favori karakterim ve bu haliyle beni daha da cezbetti. Onu izlerken hanidir dilimden düşmeyen savsözümü daha da büyük bir şevkle tekrarlarken buluyorum kendimi: Piçlik, hiçlikten evlâdır!..

Fakat sezon finalinde aşkı tam mânâsıyla ‘terennüm ettiren’ asıl kesit, Tyrion Lannister (Peter Dinklage) oldu. O da bizim ‘cüce’ soylumuz… Ve ailesinin lânetli sayılan ferdi, bir ‘içerdeki öteki’!.. Bu sezon, onun için hayli zor geçti. Ailesince, özellikle de babası, ‘Kral’ın Eli’ Tywin Lannister (Charles Dance) tarafından, yeğeni ‘Kötü Kral’ Joffrey’i (Jack Gleeson) zehirleyerek öldürdüğü gerekçesiyle idamına hükmedildi. Ama son anda ağabeyi ve kendisini, yani erkek kardeşini şefkatle, kız kardeşi Cersei’yi (Lena Headey) ise ‘şehvetle’ seven Jaime Lannister (Nikolaj Coster-Waldau) tarafından zindandan kaçırılarak kurtarıldı.

Fakat Tyrion, ölümden kaçarken yine de hayatını riske etme pahasına aşkını görmeden duramadı. Bu da tüm hayatını alaya alınma, aşağılanma ve örselenmelerle ‘doğarken ölmüş’ geçirmiş bu adam için tek sığınak olan bir ‘hayal’in de ölümü oldu. Âşık olduğu kadını babası Tywin’in yatağında buldu ve burada da Ygritte’le Jon Snow arasındakine benzer şekilde bir aşkın hazin sonuna tanık olduk. Tyrion hayallerinin katline ‘aracı’ olan Shae’yi (Sibel Kekilli) öldürdükten sonra, bu katlin asıl müsebbibi babasının karşısına çıktı. ‘Cüce’, kaybettiği aşkın acısıyla ‘devleşti’ ve hayatı boyunca kendisinden nefret etmiş, onu suçlamış, dışlamış, aşağılamış olsa da tüm bunlara rağmen yine de boynunu büküp sadakatini sürdürdüğü babasını kendisinden bir ‘aşk’ı çaldığı için affetmeyip öldürdü.

Önceki yazıyı Ygritte’in sevdiği adama aşka dair, “Hiçbir şey bildiğin yok Jon Snow” sözleriyle noktalamıştık. Tyrion, sezon finalinde bize aşka dair bir şeyler ‘bildirdi’ denilebilir!..

‘Ders’ sonu

‘Game of Thrones’un bu sezonki 10 bölümü üzerine 6 yazı kaleme aldık. Bir de Türkiye’de 30 Mart seçimi sonrası yaşanan iktidar savaşını dizideki ‘taht oyunları’ ile ‘analoji’ içinde ele alan bir sezon açılışı yazımız var! Daha da yazılabilirdi ama bu köşe diziye tahsis edilmiş gibi bir izlenim bırakmaktan çekindik. Geçen sene de ‘Game of Thrones dersleri’ başlıklı genel çerçevede 3 yazı yazmıştık. Bu gidişle, dizi nasıl bir kitaptan çıktıysa diziden de bir kitap çıkacağını düşünmek hiç hayal değil!..

Diziyi dayandığı eser olan George R.R. Martin’in roman dizisi ‘A Song of Ice and Fire’ üzerinden değerlendirenler, onun romanlar karşısında hayli yetersiz kaldığı sonucuna varıyorlar. Bu duyarlılığı anlayışla karşılamakla birlikte, oylumlu bir yazınsal metinle içerisinde saniyelerin hesaplandığı sınırlı bir görsel metni karşılaştırarak yapılan değerlendirmenin çok da hakkaniyetli olmadığı kanaatindeyim. ‘Game of Thrones’u romanlardan ayrı olarak, kendi türünden diğer ürünlerle kıyaslayarak değerlendirmek durumundayız. Böyle baktığımda benim gördüğüm, ‘Game of Thrones’un, tabii ki ‘fantastik’liği unutulmaması gereken bir antropolojik şaheser olduğu…