'Game of Thrones' dersleri - 1

Pek çok yabancı eleştirmenin de dile getirdiği üzere cinsellik, 'Game of Thrones'a kitlesel ilgiyi artırırken onun tarihsel inandırıcılığını zayıflatan bir rol oynuyor.
'Game of Thrones' dersleri - 1

Game of Thrones’ bir epik-fantezi ama tarihin önemli dönemlerinden birine ilişkin de son derece gerçekçi bir kurgu. ‘Feodalite’ bu dönem… Yalnız tablodaki büyük eksik, Hristiyanlık. Dizi (kuşkusuz George R. R. Martin’in roman serisi ‘A Song of Ice and Fire’ temelinde) Avrupa Orta Çağı’nın feodal toplum yapısını ders niteliğinde bir gerçekçilikle ete-kemiğe büründürürken Hristiyanlığı devre dışı bırakmış. Anlaşılır, çünkü Hristiyanlık ‘fantezi’de sırıtır. Dolayısıyla karşımızdaki manzarayı tanımlayabilecek en uygun terim, ‘paganik feodalizm’ olabilir. 

Feodalitede parçalı bir siyasi yapı içerisinde mutlak güç sahibi olmaktan uzak, daha çok ‘koordinatör’ vasfında zayıf bir kral ve yerel/bölgesel bazda esas güç konumunda lordlardan oluşan bir sistem var. Haliyle ‘asayiş’in hiç ama hiç ‘berkemal’ olmadığı bir iklim söz konusu. ‘Game of Thrones’da en çok soluduğunuz hava bu. Tabii havayı daha da katmerlendirmek üzere dönem boyunca özellikle halk arasında önemli yer tutan masal, efsane, destanlardan beslenen, doğaüstü güçler, esrarengiz yaratıklar, cadılar ve büyücülerle harmanlanan bir kurgu var. 

Üçüncü sezonu tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de (CNBC-e’de) soluk soluğa devam eden dizinin tarihsel/antropolojik değeri, feodalizm rekonstrüksiyonundan ibaret de değil. Daha ziyade ‘Roma’yı çağrıştıran köleci yaşam biçimine (‘Astapor’ şehri) olduğu kadar; çok eski devirlerden beri mevcut, yağma ekonomisine dayalı, ‘askeri demokrasi’yle yol alan konar-göçer kabile örgütlenmelerine (‘Dothraki’ler) ilişkin canlandırmalar da söz konusu. Hatta feodalite içinde yeşerip zamanla ‘burjuva-kapitalist’ modern dünyayı var edecek ‘tohum’ olan, ticaretle zenginleşmiş ve ‘tüccar’ zümre öncülüğünde kendi idari-hukuki örgütlenmesini gerçekleştirmiş ‘özgür şehir’ oluşumları da (‘Qarth’) çıkıyor karşımıza.
İnsanlığın ‘toplum’ olma uğruna ‘günah’ kategorisine gerilettiği ‘ensest’e de kafa takılmış. İki sezondur süren ‘kardeş ensesti’ motifine bu sezon kalesinde kızlarından bir ‘çok-karılı’ aile kurmuş, onlardan olan erkek çocukları ise tanrılara kurban olarak ormana bırakan Craster (Robert Pugh) karakteriyle yeni bir kesit eklendi. 

Freud’ün ‘Totem ve Tabu’da ortaya attığı, kendisi tarafından bile ‘fantastik’ diye tanımlanmış kuramını hatırlatan bir kesit bu. Freud insanlığın doğadan koparak ‘kültür’e geçiş aşamasında sürü topluluğunun ‘mitik bir trajedi’ ile çözülüşünü anlatır. Başlangıçta tüm kadınları kendine saklayan, büyüyen oğullarını ise dışarı atan vahşi ve kıskanç bir baba vardı; bir gün dışarı atılmış oğullar güç birliği yapıp babayı katlederek yediler ve kadınları eş alıp sonra da dış evliliği zorunlu kılarak ensest yasağını getirdiler der Freud… İnsan toplumsal örgütlenmesinin başlangıca ilişkin bu Freudyen temanın izdüşümleri ‘Craster’ın Kalesi’nde karşımızda!.. 

Dizinin gerçekçilikten en uzak yanı, onun belki de en ilgi çeken yanı. Pek çok yabancı eleştirmenin de dile getirdiği üzere cinsellik, diziye kitlesel ilgiyi artırırken onun tarihsel inandırıcılığını zayıflatan bir rol oynuyor. Özenli bir epilasyonla tüylerinden arınmış, pürüzsüz bir pübik bölgeyle karşınızda duran Orta Çağ kadınları hayal edebiliyor musunuz?! Evet, burada tarihi ‘fantastik’ bir kurgu ile bugüne getirmek yerine bugünün ‘fantezi’sini tarihe teyellemişler.