Geleneği taşıyarak dönüştürme: 'Urfalıyam Ezelden'

Urfalıyam Ezelden'in, 'kız kaçırma'dan töre cinayeti ve 'levirat'a kadar fazlasıyla izlediğimiz benzerlerinden farklılaştığı nokta, geleneği 'taşıyarak dönüştürmek'ten yana bir tavra sahip olması.
Geleneği taşıyarak dönüştürme: 'Urfalıyam Ezelden'

Urfalıyam Ezel'den de Dolunay Soysert ve Bülent İnal başrollerde yer alıyor.

‘Urfalıyam Ezelden’, adından fragmanına kadar “yine mi klişe” dedirtir bir önyargıyı besleyecek mahiyette takdim edildi. Ağalığa odaklı bir başka diziydi sanki!.. Besbelli ki Urfa’da ve büyük ihtimalle bir konağın içinde, bir yanda toprak soyluları öbür yanda onların hizmetkârları, konak-içi ve konak-dışı çatışma dinamikleriyle ve bu arada sökün edecek aşklarla bezeli bir yeni sürüm izleyecektik!..

Bu önyargılar doğrultusunda ekranın karşısına geçmekten kaçınmamış olmanızı dilerim! Gerçi sözünü ettiğimiz klişe tema ve motifler hepten (fonda veya aksesuar kabilinden) yok değildi. Fakat Kanal D’nin yeni dizisi, bu klişeyi baypas ederek farklı ve ilginç bir yörüngede hareket kazandı.

Urfa’da sıra gecelerinde hem çalan, hem okuyan ‘Yanık Memed’le (Settar Tanrıöğen) ailesi, beş oğulun en büyüğü Halil’in (Kadim Yaşar) bölgenin ileri gelenlerinden Duran Ağa’nın (Menderes Samancılar) kızı Selva (Dolunay Soysert) ile karşılıklı aşka düşmesiyle hayatlarını zehir eden gelişmelere uğrarlar. Ağa, ‘çalgıcı’ya kız vermez; Halil, Selva’yı en kafa dengi kardeşi Cemal’in (Bülent İnal) yardımıyla kaçırır; sonra düğün ve sonuçta da ölüm!.. Selva’nın kardeşi düğünde Halil’i öldürür. O hapsi boylarken Yanık Memed de korkunç bir kanlı hesaplaşmanın (kan davası) doğacağını bildiğinden geri kalan dört oğlunu, büyük oğlundan yadigâr gelinini ve kendi anasını (Meral Çetinkaya) alarak İstanbul’un yolunu tutar. Bu arada Selva’nın geri-dönüşsüz olarak içerisine girdiği bu yeni ailede konumunu meşrulaştırma yolunda ‘gelenek’, kaçınılamaz olarak işlerliğe sokulur ve ‘levirat’ (kayınbirader evliliği) uygulanarak Cemal, abisinin aşkına, kocalığa kurban edilir!..

‘Kız kaçırma’dan töre cinayeti ve ‘levirat’a kadar, benzeri örneklerini fazlasıyla izlediğimiz bu tematiğin öncekilerden farklılaştığı nokta, geleneği ‘taşıyarak dönüştürmek’ten yana bir tavra sahip olması denilebilir. ‘Urfalıyam Ezelden’, eski bir hayatın yıkıcı ve kıyıcı kültürel yaptırımlarını ‘modern’ bir bilinçle aşmaya çabalayan, ama o hayatı topyekûn reddetmeyip onun kendisini var etmiş (‘yapan’) yanlarını ‘ezelden’ (ve mutlaka ‘ebed’e) sahiplenme kararlılığıyla ‘yeni hayat’a merhaba diyen bir ailenin öyküsü… Seyrin bir noktasında, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, bu muhafazakâr-modernleşme ‘estet’inin düşünsel çizgisini çok güzel özetleyen bir sözünü hatırlamadım da değil: “Yeni bir hayat lâzım, fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lâzım!..”

Komedi enerjisi de fazlasıyla mevcut olan dram, yer yer iki yıl öncesinin, içeriği kadar ‘harcanması’ da unutulmaz ‘Kayıp Şehir’ini çağrıştıran yanlara sahip. Fakat tabii ‘Kayıp Şehir’, ‘sol’dan baktığını bariz şekilde fark ettiren bir diziydi. ‘Urfalıyam Ezelden’de böyle bir bakış belirgin değil. Bunun ötesinde dizinin bende ‘İkinci Bahar’la ‘Kayıp Şehir’in ara kesitinde durduğu hissi uyandırdığını da paylaşabilirim…

Yine de en başta söz ettiğimiz önyargılara dayalı, seyri caydırıcı etkiyi aşmak kolay olmayabilirdi; eğer ki bu kadar başarılı, kusursuza yakın oyunculuklar olmasaydı!..

Yukarıdan aşağıya doğru sıralayalım: ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’de Anadolu’nun batısından bir ‘Babaanne’ rolünün hakkını ziyadesiyle verdikten sonra şimdi aynı rolü bu defa Anadolu’nun doğusundan ve o ‘kültür’ün de ruhunu aynı ölçüde inandırıcı ve sevimli bir oyunculukla vererek canlandıran Meral Çetinkaya’ya ne denilebilir?!

Devamla, sağlam ve ‘tertemiz’ bir ‘Baba’ rolü çıkaran Settar Tanrıöğen’e; hem abisine kurban, hem de abisinin kurbanı Cemal’i son derece ‘tok’ oynayan Bülent İnal’a; hep burjuva kadın tiplemeleriyle tanıdığımız ve ondan olmaz sanılabilecek bir kadın temsilini, kocasını toprağa verip kayın biraderinin nikâhına düşen Selva’yı, sadece ‘şive’sinin altından kalkmakla kalmayıp ona hayli ‘otantik’ bir işve de (hatta ‘terbiyeli bir şehvet’ de) katarak başarıyla ete-kemiğe bürüyen Dolunay Soysert’e; ve nihayet, her biri diğerinden farklı, yek diğerine karşıt karakterdeki üç (küçük) erkek kardeşi, birbirlerini tamamlayan, bütünleyen, yani ‘diyalektik’ bir ustalıkla canlandıran Cahit Gök, Güven Murat Akpınar ve Uğur Güneş’e de ne denilebilir; emeklerinin önünde şapka çıkararak tebrik ve teşekkür etmekten başka!..

Beş yıldır evli yenge ile kayın birader arasında sonunda sökün eden (‘gelenek’ten de onaylı!) duygulu ve tutkulu yakınlaşmanın örgülendiği bölümün sonunda izleyen haftalarda seyri daha dinamik kılacak bir ‘aşk üçgeni’ var etmek üzere, ayrıca sıra gecesi ekibimize radikal bir değişim getireceği de anlaşılırcasına Öykü Gürman (Ceylan) hikâyeye intikal etti. Ona da hoş geldin diyelim! Müzik performansından hareketle konuşmak gerekirse ‘ateş gibi’ olduğunu biliyoruz; diziyi de ‘ateşleyici’ olacağını umuyoruz!..