'Gözdağı'nın ardında ne var?

Can Dündar'ın önceki akşam galası yapılan belgeseli 'Gözdağı?Gezi'nin 48 Saati', devlet şiddetini ve siyasi gaddarlığı iliklerimize kadar hissettiren çekimlerle bezeli...
'Gözdağı'nın ardında ne var?

Adalet ve Kalkınma Partisi bir ‘Yeni Türkiye’ iddiasına sahip. Artık açıktan açığa İslâmcı-totaliter bir harekete dönüşmüş olan AKP’nin bu iddiasına meşruiyet kazandırma yolunda bir ‘tarih inşası’na giriştiğini de hanidir gözlemliyoruz. ‘Yeni Türkiye’, ‘eski’ sayılan ve AKP’nin iktidara gelişine kadar hepi-topu 80 yıllık ‘Cumhuriyet’ pratiği içindeki mağduriyetler temelinde tarihselleştirilmeye çalışılıyor.

2002’de seçimle iş başına gelen AKP, hükümet olduğu dönemde Türkiye’de vesayet rejimine karşı geniş ve çeşitlilik arz eden bir toplumsal muhalefet tarafından topyekûn sürdürülen özgürlük ve demokrasi mücadelesini kendi ideolojik-kültürel arzuları doğrultusunda gasp etti.

‘Yeni Türkiye’, bu ‘gasp’ın adı.

‘Gezi’ ise hem bu ‘gasp’a tepki, hem de bu ‘gasp’ın resmidir!..

Açalım! Gezi Parkı olayları tabii ki bir cephesiyle toplumda on yıllardır süren özgürlük ve demokrasi arayışının tam da umut verici sonuçlar elde ediliyor sanılırken birdenbire siyaseten gaspına karşı patlamış bir isyandır. Ama Gezi, bir başka cepheden de toplumun yarısına “Eşşek gibi yaşayacaksınız bu ülkede” diye seslenişin miladı olan bir büyük gözdağı olarak kaydedilebilir.

Ve Can Dündar’ın dün Türkiye’de ve dünyada parklarda-salonlarda toplumun ilgisine açılmış olan ‘Gözdağı – Gezi’nin 48 Saati’ adlı belgeseli, bu söylediklerimizin ete-kemiğe, kana-baruta, mermiye-çığlığa, gaza-gözyaşına ve ‘göz yangını’na bürünerek somutlaştırıldığı bir yapım. Gezi’nin bir kültürel çığlık ve toplumsal isyan hareketi olduğu kadar, diğer taraftan da bir siyasal nefret hareketi olduğunu unutmamak açısından tarihe düşülmüş emsalsiz bir not!..



Cuma gecesi Caddebostan Kültür Merkezi’nde ilk gösterimi hınca hınç dolu bir salonda büyük coşkuyla gerçekleştirilen belgesel, Can’ın içerikte de yer alan şu sarsıcı cümlesiyle takdim ediliyor: Gözümüzden vurdular, ama gördük görmemiz gerekeni!..

Ana eksenini Gezi Parkı olaylarının hayatta kalan en ağır yaralı mağdurları olan gözünü kaybetmiş gençlerin oluşturduğu belgesel, yaşanan kitlesel dehşeti, devlet şiddetini ve siyasi gaddarlığı belki olayların içindeyken dahi olmadığı ölçüde iliklerimize kadar hissettiren karelerle, çekimlerle bezeli… Can, ekibiyle birlikte, olaylara katılan insanların gönderdiği cep telefonu çekimleri, fotoğraflar ve ses kayıtlarını organik bütünlüğe kavuşturup unutulmaz bir yapıta dönüşmesi yolunda onlara hayat üflemiş.

Belgeselde iktidarın yazımızın başında zikrettiğimiz mağduriyet edebiyatını nasıl en korkunç şekilde yeni mağduriyetlere yol açarken bile sürdürmeye devam ettiğine, bu ‘ahlâki kontrast’a yönelik çarpıcı kesitler var. Başbakan şiir okumaya devam ediyor hâlâ!.. Ama akabinde özgürlük sorunu yaşamıyor, yaşatıyor. Dizeler artık mazlumluğa değil zulme vesile… Kare kare, karşılaştırmalı olarak ibretle izliyoruz.
Ayakkabıyla girildi, içki içildi denilen camilerde plastik mermiyle gözü patlayıp kana boğulan Semih’in dayanılmaz görüntüsü çıkıyor karşımıza… Daha sonra onu aynı camide, gözünü kaybettiği o acı gün kanlar içinde yattığı köşeyi ibadetgâhın ruhuna uygun bir terbiye içinde ziyaret ederken görüyoruz. Sonrasında da, vakur, “Hiçbir pişmanlık duymuyorum” derken...

Gözlerini kaybeden gençlerin hiçbirinin ağzından ufacık bir pişmanlık nidası bile çıkmıyor. “Pişman değilim, çünkü bu, tarihe bir kayıt” diyor biri… “Hiç kimseye bunu kendimi acındırarak anlatmayacağım” diye de ekliyor. Bir diğerinin gösterim sonrasında sahnede seyirciyi selâmlarken söyledikleri daha da sarsıcı. “Bir gözümü kaybettim, bundan gurur duyuyorum” dedikten sonra salondakilere sesleniyor: “Buradan hepiniz çok güzel görünüyorsunuz!..”

‘Gören’in aslında göz değil ‘yürek’ olduğunu anlıyoruz!..

Nihayet bir başkasının ağzından çok daha ‘keskin’ biçimde öğreniyoruz gençlerde pişmanlıktan hiç ama hiç eser olmadığını, olmayacağını… O, gözlerinin nurundaki eksilmenin çok da abartılmaması gerektiğini şöyle açıklıyor: “Bir an durun, ülkeyi düşünün! Nasıl ki yarısı karanlık, yarısı aydınlıksa, biz de zaten öyle görüyoruz!..”

Bakan Nabi Avcı’nın da olaylar sırasında benzer mahiyette sözlerle ifade ettiği gibi, ‘imkânsızın başarıldığı bir koalisyon’ olan Gezi direnişi, ülkücüleri, travestileri, devrimcileri, eşcinselleri, Kürt ve Türk ulusalcılarını, Mustafa Kemal’ci ve Mustafa Keser’cileri, gayrı-Müslimleri ve gayrı-kapitalist Müslümanları kol kola sokan bir hareketti. Yine ‘tek gözü kalmış bir Cevahir’in filmdeki ifadesiyle o, “aynı hayat görüşüne sahip olmayan milyonlarca insanı bir araya getirdi. Bu insanlar, özgürlüklerine sahip çıktılar…”

Can Dündar’la acı-tatlı, küs-barışık, kırgın-tutkun 40 küsur yıllık bir arkadaşlığı da geride bıraktığımızı düşündüm, hem filmi izlerken hem de sonra onu sahnede içim titreye titreye dinlerken!..

Can hep mağdurun yanında oldu. Başbakan’ın şimdi ‘mağruriyet sofrası’na meze yaptığı o eski ‘mütedeyyin mağduriyetler’in de giderilmesini savunmuştur. İnanç özgürlüğü baskı altındaki dindarların destekçisiydi. Şimdi ise ‘mütedeyyin muktedir’in mağdur ettiklerinin arkasında olmanın bedelini ödüyor. O, mağduriyet mücadelesinde riyakârlığa yer olmadığının örneği…

Mağduriyet, riyakârlık kaldırmaz. Riyakârlığın başladığı yerde mağduriyetiniz bitmiştir.

O yüzden ‘Yeni Türkiye’niz bir ölü doğumdur!

Gerçek ‘Yeni Türkiye’ ise ‘Gözdağı’nın ardında hepimizi bekliyor!..