Güneş 'femme fatale'siz beklenmiyor!

Her ne kadar yetişkinlere seslenmeyi de başarsa, ana hedef kitlesi gençler olan bir dizinin, 'eşyanın doğası' gereği dinamizmini düşürme lüksü hiç yok.
Güneş 'femme fatale'siz beklenmiyor!

'Güneşi Beklerken’, yaz döneminden ana sezona geçme başarısı göstermiş bir dizi. Halen de fena gitmiyor. Daha önce yazdık, başarıda ‘yetişkin entegrasyonu’nu iyi sağlamanın payı büyük. Onu ‘yetişkinlere özel gençlik dizisi’ diye tanımlamıştık. Çünkü diğer gençlik dizilerinin aksine, hikâye edilen gençlerin ebeveynleri ‘fon malzemesi’ yapılmayıp onların hayatına da eşit ağırlıklı yer verilmeye çalışılıyor. Buna bağlı olarak çağın ‘tekno-kültürel’ örüntüsü doğrultusunda çocukların çok çabuk erginleştiği, yetişkinlerinse onların karşısında adeta ergen kaldığı bir hayattan izler de sık sık karşımıza geliyor.

‘Güneşi Beklerken’ kanımca bu doğrultuda seçkinleşti ve yerleşikleşti. Ama yerleşikleşme bir yandan da statikleşmeye çağrı demek ve işte burada dikkatli olunması gerekiyor. Çünkü her ne kadar yetişkinlere seslenmeyi de başarsa, ana hedef kitlesi gençler olan bir dizinin, ‘eşyanın doğası’ gereği dinamizmini düşürme lüksü hiç yok. Zamanın ruhuna bağlı olarak, hızı ‘haz’ kılmış bir hayatın havasını alabildiğine soluduğu için sıkılma eşiği çok düşük bir kitleden bahsediyoruz.

Dizi ‘3+1’ düzeniyle oyuna başladı. Kerem (Kerem Bursin), Zeynep (Hande Doğandemir) ve Melis’ten (Yağmur Tanrısevsin) oluşan ‘sacayağı’, Barış’ın (İsmail Ege Şaşmaz) da katalitik etkisiyle dinamikleştirilerek yol alındı epey bir süre. Diziyi en çok, yeni ve (içimizden geçeni söyleyelim!) ‘cins’ bir tip olarak karşımıza çıkan Kerem sevdirdi. Hafif zonta, sözümona zorba, ama alabildiğine sevimli, içten içe hüzünlü ve tabii gayet de yakışıklı bir karakter bu...

Kerem, ‘kötü’ bir ‘esas oğlan’ olarak çıktığı yolda Zeynep dolayımıyla ‘çözüldü’! Ve bu da baştan iyi, hep iyi, fazla iyi Barış için ‘ölüm’ demek oldu. Kerem ‘iyiye yazdıkça’ Barış işlevsizleşti. Tabii hemen bir ‘kötü’ (antagonistik) karakter boşluğu çıktı ortaya. Neyse ki Aksel imdada yetişti de dizide olası bir ‘nabız düşüklüğü’nün önüne geçildi!..

Gerçekten şu ara en çok göz dolduran oyuncu Ozan Osmanpaşaoğlu’nun canlandırdığı Aksel... Ben sezon arası olduğu için çok özlediğim ve kavuşacağım günü iple çektiğim, ‘The Folowing’in psikopat seri katili, ‘melek yüzlü şeytan’ Joe Carrol’a (James Purejoy) hasretimi onunla gideriyorum!..

Kızlar cephesinde de paralel bir akış oldu. Melis çok inandırıcı ve çekici bir ‘kötü kız’ olarak başladı. Ama o da dönüştü. Onun kötücüllüğünün altında yatanlara yönelik sosyo-psikolojik sondaj, hepimizin ilgisini çekse de sonuçta iyicilleşmiş bir Melis’le başbaşa kaldık! Gerçi zaten Cihan (Emre Kınay) gibi bir ‘melek baba’dan ‘mutlak kötü’ bir kız çıkması da çok ikna edici olmazdı!..

Böylece Melis’in de iyiler kervanına katılarak, başta travmatik bir öfkeyle karşıladığı ‘kız kardeş’ gerçeğine sonra ısınıp (üvey kız kardeşi) Zeynep’e düşkünleşmesiyle, artık kızlar kulvarında da ‘kötü mü kötü’ bir boşluk var. Buraya Aksel muadili ama ondan daha da ‘ölümcül’ bir karakter lâzım! Bir ‘femme fatale’ ihtiyacımız var yani!..

Diziyi yazanlar ‘dönüşümsel karakter’ üretmenin kurgunun dinamizmi açısından ne kadar önemli olduğunun farkında. Bunu, ‘kötüden iyiye’ başarıyla gerçekleştiriyorlar. Ama iş, ‘iyiden kötüye’ giden karakter dönüşümleri yaratabilmekte ve bu daha zor. Şu ara eski okul müdüremiz Jale (Deniz Türker) üzerinden böyle bir girişim hissedilmekte de bunun yeterli olacağını sanmıyorum.

Son söz, benim canım öğrencim Hande’nin hayat üflediği Zeynep için!.. Kanımca kurgusal akış içinde şu ara o da durağanlaştı(rıldı) biraz. Aktifleştirmek lâzım, ama nasıl? Büyük sırra (babasının Cihan olduğuna) vâkıf etsek, erken mi olur?! O zaman Kerem için Melis’le ‘açıktan’ ve ‘kafadan’ aşk çekişmesine soksak, yani kız kardeşleri tekrar kızıştırsak?..

Neyse, bilemiyorum ama Zeynep gibi merkezî bir karakteri daha dinamik kılmak için derhal kafa yormak gerek. Söyledik ya, sıkılma eşiğimiz düşük. Acele edin!..