Hayat-memat seçimi

Türkiye'de ilk defa bir seçim, sonrasında otoriter bir rejim veya iç çatışma veya dış çatışma olasılıklarıyla el ele kol kola önümüze geliyor.

Sosyal medya analiz platformu SOMERA, twitter’ın yasaklanmaya rağmen nasıl seçim ortamının etkin bir uzantısı olmayı sürdürdüğünü tespit ediyor. 25 Mart günü, ‘@Fuatavni’ hesabı 344 bin kullanıcının teveccühüyle en çok konuşulan hesap olmuş. İkinci sırada ‘@sosyalpencere’ var. 88 bin kullanıcı katılımıyla ‘@Bascalan’ da üçüncü sırada. 

Aynı gün en çok kullanılan konu etiketlerine (‘hashtag’ler) bakıldığında da birinci sırada 255 bin kullanıcıyla ‘#diniyolsuzluğaaletetme’ geliyor. İkinci sırada 152 bin kullanıcının yöneldiği ‘#duyarsızlıkiçimesinmiyor’ var. 

Ama ilginç olan ve üzerinde durulması gereken, üçüncü sırada olup 104 bin kişi tarafından kullanılmış ‘#ülkeyikarıştırmakisteyenlerehayırdirenakp’!.. 

Demek ki liderleri kapattırsa da AKP’liler twitter’ı boş bırakmıyor! “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” dedirtircesine Başbakan’ın yasağını deliyorlar. Adeta “uymayın siz o kötü çocuklara bakiym” diyen ebeveyni dinlemeyen evlat misali… 

Bu bile twitter karşısındaki resmi, siyasi ve gayrı medeni tavrın, hem de ‘içten’ olmak üzere baştan yenikliğini işaret eden bir veri. 

Malûm, yasaklama, yasaklananı yeraltına iter. Fakat ‘siberuzay’ı yeraltına indirmek, yerin altını üstüne getirebilecek bir şey ve Başbakan bunun farkında değil. 

Yahut içinde bulunduğu ruh hali bunu görme imkânı vermiyor. 

Başbakan ‘muz cumhuriyeti’ olmamaktan bahsediyor. 

Hâlbuki seçim öncesi twitter’ı bloke etmenin, o sözünü ettiği muz cumhuriyetlerinde çok görülen seçim-sonrası oy sandıklarını bloke etme girişiminden sadece derece farkı var. Mahiyet itibarıyla çok benzer uygulamalar bunlar… 

Dolayısıyla asıl mesele muz cumhuriyeti olmak değil, olmuşluktan kurtulmak!.. 

SOMERA, twitter miting alanı gibi diyor. Sokaklar nasılsa öyle yani. Ama aslında sokaklar da, meydanlar da, medya da, sosyal medya da geçen Haziran’dan bu yana ‘savaş alanı’ gibi demek daha yerinde. 

Bir iç çatışmaya da, böylesi bir iç çatışmayı tetikleyebilecek veya ondan tetiklenebilecek bir dış çatışmaya da ramak kalmış haldeyiz. Türkiye’de ilk defa bir seçim, sonrasında otoriter bir rejim veya iç çatışma veya dış çatışma olasılıklarıyla el ele kol kola önümüze geliyor. 

Gezi olayları başladığından beri bir nebze ‘rıfk’, bir dirhem şefkat, bir katre merhamet göstermemiş bir Başbakan var karşımızda. Bu süreçte ülkenin yakın ya da uzak çevresinde vuku bulan her dış politik olayı da iç politikaya tahvil etmiş. Dışarıda olanla içeriyi, içeride olanla dışarıyı kızıştırmış. 

Ve şimdi Suriye ile sertleşen ilişkilerde, IŞİD’le restleşmelerde toplumsal/ulusal mutabakat arayışında bocalanıp insanlar vatan hainliğiyle suçlanıyor. 

‘Yüzde 50’ diye diye birlikte yaşam arzusu, isteği, ümidi bıraktınız mı ki böyle birlik-beraberlik talebinde bulunuyorsunuz?! 

Ülkeyi ayrıştırıp iki toplum, hatta neredeyse fiilen iki ayrı ‘ulus’ haline getirdikten sonra, bir üçüncüsünü de Kürt coğrafyasında fitillemek üzere iken nasıl kaderde, tasada, kıvançta ve tabii cephede bir olacak ‘ulusal mutabakat’ gerçekleştirilebilir?.. 

O yüzden, bir, bu seçimi kazansanız da ülkeyi kazanmış olmayacaksınız. 

Ve iki, bizim için bu herhangi bir seçim değil, bir hayat-memat seçimi… Ülkeyi iktidar hırsı, arzusu, iştahıyla ayrıştırıp bağları kopma noktasına getiren bir anlayış ve hareketin frenine basıp bölünme, kırılma ve kopmaları onarma yolunda adım atabilme ümidi ona eşlik ediyor.