"Hayatım feda hayallerine!": 'Günahkâr'

Fox'ta önceki gün yayına giren 'Günahkâr'ın en büyük kozu biri Latin esintili, diğeri Slav esintili, ama mis gibi de 'otantik' iki güzel kadının yarattığı bol dekolteli gerilim...
"Hayatım feda hayallerine!": 'Günahkâr'

Günahkar'da Seçkin Özdemir, Ali Yusuf karakterini oynuyor.

‘Günahkâr’, artık nostaljik bir zevkle ‘Planet Pembe’de ara sıra takıldığım, bir zamanların kapı-baca yıkan ‘Brezilya dizileri’ni fazlasıyla çağrıştırdı bende. Peki, şu ara gösterimde benzeri başka pek çok dizi varken bu izlenim neden ‘Günahkâr’da daha ‘kristal’ bir karşılık bulmuş olabilir?.. Galiba başrol kadrosunda göz dolduran Hazal Filiz Küçükköse’nin Latin esintili havasından olsa gerek! Buna yazının sonunda dönmek üzere şimdi bir genel değerlendirme yapmaya çalışalım!..

Fox’ta önceki gün yayına giren dizinin kurgusu gayet bilindik, alışıldık, kanıksandık ve tabii ki vaz geçilmez: Yerli-yabancı hemen tüm ‘soap’ dizilerde karşımıza çıktığı üzere (insanlığımızın poligam dürtülerine oynadığı da ileri sürülebilecek) iç-içe geçmiş aşk üçgenleri söz konusu: Aynı adama tutkun olacağı anlaşılan iki kadından biri, diğerinin babasıyla birlikte. İlaveten, bu kadınlardan birine çocukluktan beri fedakâr bir aşkla bağlı olan adam, yıllar sonra onu zengin bir adamdan çocuk da yapmış bir ‘metres’ olarak karşısında buluyor ve o adamla aşk rekabetine girişiyor.

Aile-akrabalık terimleri üzerinden netleştirelim: ‘Esas oğlan’ımızı arzulayacağı anlaşılan iki kadın, birbirlerinin (resmen değilse de fiilen) üvey annesi ve kızı… Bunlardan biri üzerinden ‘esas oğlan’la aşk rekabetine giren adam, diğer kadının babası… Dolayısıyla aynı kadına sahip olmak isteyen iki adamın da birbiriyle damat-kayınpeder durumuna gelmesi an meselesi…

Kısaca, en klasik yerli örneği ‘Aşk-ı Memnû’ olan ve insan denen varlığın libidal tekinsizliğine göndermelerde bulunan meşhur klişenin bir yeni sürümü ile karşı karşıyayız.

Böyle olmakla birlikte ortada yine de temiz, titiz ve özenli bir çalışma olduğunu belirtmeden geçmemek gerekir. Akış tempolu, gerilim kıvamında, diyaloglar inandırıcı ve oyunculuklar da batmayan, sırıtmayan bir doğallıkta…

Peki hikâyemizin belirgin bir tezi var mı? İyilik (‘aşk’) ve iktidar (‘kötülük’) uzlaşmazlığı üzerine bir deneme denilebilir. Ya da bir ‘diğerkâmlık (altruism) trajedisi’ izlediğimiz söylenebilir. Bu bağlamda bir özet geçmek gerekirse: Birbirini çocukluktan beri seven, yoksul, ‘kenar mahalle’ âşıklarımız var. Oğlumuz Ali Yusuf (Seçkin Özdemir) tıbbı kazanmış, çok yetenekli ve parlak bir doktorluk kariyerine doğru yol alıyor. Kızımız Aslıhan da (Hazal Filiz Küçükköse) yoksul, güçsüz ve sefil kenar mahalle geçmişinden bir televizyon programcısı olarak ‘medyatik’ bir çıkış bulup yırtmaya çalışan haris mi haris bir kişilikle karşımızda…

İki gencin aşk bağındaki kritik fark şu: Aslıhan, Ali Yusuf’u çok seviyor, ama kendini daha da çok seviyor! Ali Yusuf ise Aslıhan’ı her şeyden ve kendisinden de çok seviyor. Aslıhan, en çok kendisini sevdiği için aşkını güce feda edecek yapıdadır. Ali Yusuf ise adeta ‘mihrap’ bildiği bir aşk için kendi gücünü feda edecek yapıda!..

Bu ‘fark’ın vahim sonucu, ilk bölüme damgasını vurdu. Bir skandal haber arayışında iken aksi yönde bir kirli anlaşmaya bulaşıp üstüne bir de cinayet işleyen Aslıhan, teslim olup olmamak arasında kriz geçirirken gözlerinden boşanan yaşlarla şöyle konuştu: “Hayat, tam kurtuldum dediğin anda ipini çekip seni başladığın noktaya getiriyor. Hatta daha da aşağıya!..”

‘Aşk’ının bu çaresiz-ümitsiz çırpınışı karşısında Ali Yusuf’un bulduğu çözüm ise kendisini ‘kurban’ kılmadır! Aslıhan’ın suçunu üstlenirken ona şunları söylediğine şahit oluruz: “Ben doktor olamazsam yaşayabilirim. Ama sen, hayallerinin peşinden gitmezsen ölürsün; yaşayamazsın. Işığın söner. Ben doktor olamadığım zaman değil, senin ışığını kaybettiğim zaman ölürüm.”

Böylece oğlumuzu mahpushaneye, kızımızı da yolsuzluğunu haber yapmak yerine örtbas ettiği işadamının ‘kadını’ olarak bir malikaneye uğurlarız! Aradan 8 yıl geçecek ve kader ağlarını örüp herkesi iç-içe geçmiş ve içinden çıkılmaz karmaşadaki aşk üçgenlerinde buluşturacaktır.

Bu aşk üçgenlerinde Gülcan Arslan’la Hazal Filiz Küçükköse’nin çatışık (antagonistik) vaziyette buluşturulmuş olması, seyri kışkırtan çok çekici bir nokta… Biri (başta dediğimiz gibi) Latin esintili, diğeri Slav esintili, ama mis gibi de ‘otantik’ bu iki güzel kadının kompoze edilmesiyle yaratılan bol dekolteli gerilim, dizinin ayakta (kanalda) kalabilmesi yolunda ne ölçüde koz olabilecek, göreceğiz!..