Hayatın kendisinden de gerçek: 'Yalan Dünya'

'Yalan Dünya' hayatın içinde ak ve kara, iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış diye birbirinden ayırt edilen, karşıtlığa uğratılan biz 'insancıklar'ın hakikatinin 'ak'tan 'kara'ya, 'kötü'den 'iyi'ye, 'çirkin'den 'güzel'e, 'doğru'dan 'yanlış'a sürekli, diyalektik ve kaotik bir akıştan oluştuğunu, hem de ağzımız kulaklarımızda duyumsatan bir yapım...
Hayatın kendisinden de gerçek: 'Yalan Dünya'

‘Yalan Dünya’nın son derece canlı, renkli ve büyüleyici yeni sezon jeneriğinin seyrine kendimi kaptırmışken Gülse Birsel’in o akış içerisinde araya sıkıştırdığı “Dünya yalan, biz gerçeğiz” sözünü yakalayabilmiş olmayı bahtiyarlık sayıyorum!..

Bunu, uzun yıllar önce Ahmet Altan’ın kendisiyle yapılan bir röportajda zikrettiği, hafızamda yer etmiş şu sözle etkileşime sokmak isterim: “Edebiyat, hayatın kendisinden daha gerçektir.”

Hayatın kendisi, çoğu zaman yaşananların altında yatan gerçekleri, yaşayanların gerçek duygu, düşünce, dürtü, motif ve motivasyonlarını görmeye, gözlemlemeye, ayrımsamaya imkân vermeyebilir. O yüzden onlar, kendini ancak edebiyatta ele verir.

Ben, Gülse’nin ‘Yalan Dünya’sında da (ki ben onu ‘edebiyat’ olarak da değerlendirmekten yanayım!) bu ‘gerçek mi gerçek’ (‘really real’) insanlık halimize karşılık gelen zengin bir içerik olduğu kanaatindeyim.

‘Yalan Dünya’, hayatın ‘muhafazakâr’ göründüğü bir memleketin gerçeği olan ‘riyakârlık’la bizi, hem de hiç kasmadan, güle-oynaya, hoplaya-zıplaya buluşturan bir ürün…

‘Yalan Dünya’, söz konusu bu riyakârlığı beşeri bir zorunluluk, bir ayakta (hayatta) kalma stratejisi olarak da gerçeklik süzgecinden, hem de kakara-kikiri geçirerek ifşa eden bir çalışma…

‘Yalan Dünya’ hayatın içinde ak ve kara, iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış diye birbirinden ayırt edilen, karşıtlığa uğratılan biz ‘insancıklar’ın hakikatinin ‘ak’tan ‘kara’ya, ‘kötü’den ‘iyi’ye, ‘çirkin’den ‘güzel’e, ‘doğru’dan ‘yanlış’a sürekli, diyalektik ve kaotik bir akıştan oluştuğunu, hem de ağzımız kulaklarımızda duyumsatan bir yapım…

‘Yalan Dünya’, hayatı yaşarken, başkalarıyla paylaşırken, birbirimizle konuşurken içimizden geçirip de dışa vuramadıklarımızı veya dilimizden dökülenlerin ardındaki gerçek anlamları, hem de suratımıza dil çıkarıp nanik yaparak faş eden bir alt-yazılar toplamı…

‘Yalan Dünya’, ağızdan çıkana değil kalpten geçene, ‘resmen’ ve alenen söylenene değil saklı söyleme, hayat denilen sahnede anlatılanlara değil sahne-gerisindeki anlatılara, hem de şen-şakrak mercek tutan bir fener alayı…

Nihayet ‘Yalan Dünya’, bana 4’üncü sezonunun ilk bölümünde bir yandan giderek alacakaranlık bir neşesizliğe gark olmuş ülkemde doyasıya neşelenme imkânı sunarken diğer yandan da şu veciz Etiyopya atasözünü anımsatan bir yapıt: “Akıllı köylü, büyük efendinin önünde saygıyla eğilir ve sessizce yellenir.”

Hayat, bize saygıyla eğilişi görme imkânı verir daha çok… Ama ‘gerçek’, sessizce yelleniştir!..

Dört bir yanımız iktidar pratikleriyle kuşatılmış olduğundan ha bire eğilip-bükülmek durumunda kalan hepimiz için ‘Yalan Dünya’, işte o ‘sessiz’liğin bozulduğu yerdir!..

Hayat, çatık kaşlı bir iktidardır.

‘Gerçek’ ise o iktidara karşı sessizce yellenişte, yer yer gevrek gevrek, yer yer de bir ağız dolusu gülüştedir.

O yüzden ‘Yalan Dünya’, hayatın kendisinden daha gerçektir!..

Ve ne mutlu ki hâlâ aramızda! Herkesin esneye esneye uykuya yatmaya hazırlandığı saatlerde olsa da… “İyi uykular Türkiye; her nerede uyuyor ve uyutuluyorsan” diyerek… “Var mısınız bir parça uykusuzluğa, neşeli bir ‘uyanıklığa’ diye de ekleyerek!..