'Hemşirefendi, muhteşemsiniz!'

Ataerkil 'Erkekten hemşire olmaz' takıntısını otopsi masasına yatıran 'Cesur Hemşire', bu riskli işe soyunurken gürül gürül akan bir gülmece musluğu da açan tatlı mı tatlı bir dizi.
'Hemşirefendi, muhteşemsiniz!'

‘Cesur Hemşire’yi izlemeye başlar başlamaz ‘Tersine Dünya’yı hatırladım. Orhan Kemal’in diğer başyapıtları arasında biraz gölgede kalmış, mütevazı, şirin mi şirin ve en önemlisi bu topraklarda toplumsal cinsiyet klişelerimize hayli erken zamanda (1968) ‘çomak sokmuş’ bir edebî eserdir bu…

Orhan Kemal, romanında bir kenar mahalleyi mekân tutup bu memlekette kadınlık-erkeklik rol, tutum, davranışlarını büyük ustalık ve titizlikle mizaha vurarak ‘tersine çevirir’. Gündelik hayatta alıştığımız erkeklik argosu, raconu, afra-tafrası romanda kadınların harcıdır! Tüm kadersizliği, kırılganlığı ama tabii kurnazlığıyla da kadına gerçek hayatta mahsus kılınmış her tür mizacî motif ise erkekte tezahür eder. 

Okurken yer yer içinizin sıkıldığı olur. Tabii bir ‘erkek’ olarak! Fakat buna paralel, ataerkil kültürün keskin cinsiyet eşitsizliğinde okkanın altına giden kadınla bu kadar sarsıcı ölçüde empati kurma imkânı veren başka eser bulmak da zordur. Bir erkek ‘kültürel’ olarak kadın(lık) kisvesi bürünse ne yaşayacağını gayet içten duyumsatır ‘Tersine Dünya’…

Eserden bir kesit aktaralım! Mahallenin zorbası, bar-pavyondan çıkmayan, kırdığı ceviz bini aşmış, zampara mı zampara ‘Bitirim Leylâ’, yediği onca herzeden sonra soluğu hapiste almıştır. Görüş günü kocasıyla arasında geçen konuşma:

“Bitirim Leylâ kocasından sonra çocuklarını sevmiş, okşamış, sonra da bir kıyıya ilişerek kocasına sormuştu:

-Paran var mı?

Adamcağız kocaman bıyığını elinin tersiyle okşadıktan sonra:

-Nereden olsun? dedi. Bilmiyor musun olmadığını?

-Biliyorum kocacığım, biliyorum. Peki, bundan böyle nasıl geçineceksiniz?

Adamın gözlerinde yiğitçe bir ışık parladı.

-Sen bizi düşünme, dedi. Hiç düşünme bizi!

Bitirim Leylâ şaştı:

-Nasıl düşünmem? Sen benim namusumsun! … Dünya bozuldu. Senin gibi genç, yakışıklı bir erkek… Bu zamanda. 

-Benim gençliğim, yakışıklılığım karım içindir. Allah bana senden başka karı nasip etmesin!” 


                                                                          
*** 


Şimdi de daha fazla vakit kaybetmeden ATV’de ilk bölümünü izlediğimiz ‘Cesur Hemşire’ye ‘ışınlanalım’! Babasının başhekim olduğu hastanede doktor olan Ceyda (Şebnem Bozoklu) ile aynı hastanede çalışan kocası Cesur ‘hemşire’nin (Hakan Yılmaz) diyaloğuna:

“-Cesur… rırrr! N’aber! [istekli, arzulu gelir, kanepeye, Cesur’un yanına oturur]

-Karıcım n’apıyosun?! Çoluk-çocuk içerde, basarlar âniden!..

-Doğru söylüyosun Cesur’cum. Keşke çatı katı dubleksine taşınmış olsaydık da böyle kendimize ait bir katımız olaydı da gelemeselerdi!..

-Çatı katı dubleksine?! Baban?! Bize verecek?!.. Hadii, boş versene sen!..

-Vermek zorunda hayatım! Neden, çünkü sence koskoca bir ‘Başhekim’ böyle ufacık bir dairede oturur mu?! Bence mümkün değil!..

-Başhekim mi?!

-[Hırsla hazzın iç içe geçtiği bir yüz jestiyle onaylar] Başhekim!.. Bu da ne demek biliyo musun Aşkım? Benim başhekim olmam, senin de ânında başhemşire olman demek!..

-[Keyiflice, ağzı kulaklarında] Başhemşire mi?!

-Başhemşire! Auvayy, nasıl da seviniyoo!..

-Başhemşire!!! Kep bile takarım!..” 


                                                                           ***

İşte böyle! ‘Cesur Hemşire’ bize bir toplumsal-cinsiyet yüzleşmesi sunmaya soyunmuş, tatlı mı tatlı bir sitkom. Türkiye’de toplumsal cinsiyet kalıp yargılarının değişen hayatın içinde (dünyada da olduğu gibi) kırılmalara uğradığına kuşku yok. Bu, özellikle ‘erkek işi’ sayılan meşgalelere kadının intikalinde hayli ivme kazanmış durumda. 

Söz gelimi hâkimlik, hakemlik, hekimlik (ki üçü de ‘akla vurma’ demek olan ‘muhakeme’ ile aynı kökten türer) hep erkek(lik)le özdeşleştirilmiştir. Akıl-duygu ikiliğinde aklı erkeğe, duyguyu kadına ‘lâyık gören’ ataerkil kültürün bir ‘toplumsal’ işlemidir bu. Ama bugün bu mesleklerde (hâlâ erkekle aynı oranda olmasa da) kayda değer sayıda kadın varlığı söz konusu. İşte dizide de kadın doktor Ceyda karşımızda. 









 

 

Fakat ‘kadın işi’ sayılan uğraşlara erkeğin intikali konusuna gelindiğinde hâlâ bir “portakal, orda kal” tutukluğunun mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Hadi zar-zor da olsa uçaklarda erkek kabin ekibi elemanı görmeye alıştık. Ama mesela bir bebek ya da çocuk bakıcısı veya anaokulunda çalışan bir erkek öğretmen!.. Ve nihayet, erkek hemşire!.. Buralarda eril kimliğimiz, insan benliğimizle hâlâ kıyasıya kapışmaya ve bize mesela “erkekten hemşire olmaz” demeye devam ediyor.

‘Cesur Hemşire’, bu ataerkil takıntıyı otopsi masasına yatıran, üstelik bu riskli işe soyunurken gürül gürül akan bir gülmece musluğu da açan bir dizi. Eleştirel motivasyonu, kadınlık-erkeklik kimliğine odaklanmayla sınırlı da değil. Güzellik-estetik, daha doğrusu ‘imaj endüstrisi’nden ‘dizi endüstrisi’ne uzanan eleştirel dokundurmalar da göze çarpmakta. Şu aralar yine üst üste sökün eden yeni dizilerin, söylemesi acı ama topunun tek cümle etmediği ortamda bir nefes sıhhat gibi geldi bana… 

                                                                           *** 

Öğütücü bir reyting mekanizması eşliğinde feci rekabet yaşanan sektörde dezavantajları yok mu, var. Toplum, daha doğrusu ataerkil ruh ve zihin dünyamız böyle yüzleşmelere pek hazır değil ve haz etmiyor. Özellikle erkek seyirci, rahatsız olup kendini diğer günlerdeki ‘Kurtlar Vadisi’, ‘Şefkat Tepe’ veya (‘erillik’ açısından daha mutedil mahiyetli) ‘Karadayı’ya zor atabilir!..

Peki, ya avantajları?.. Karşımızda muhteşem bir oyuncu kadrosu var. Bir kere Şebnem Bozoklu’nun hayranıyım! Bir oyuncu ancak bu kadar ‘sahici’ olur! Kadın oyuncu olarak da, ‘oynadığı kadınlar’ itibarıyla da!.. ‘Endüstriyel’ endamları ve ‘plastik’ halleriyle karşımızda duran bazı kadın başrol dizi oyuncularının aksine Şebnem, sokakta her gün yüz yüze geldiğiniz, komşuluk ettiğiniz, içinizden biri (ve de ‘balık eti’) kadınların, hamaratlıklarıyla ne kadar kan-ter içinde kalsalar da hâlâ muhteşem olan rayihasını bile size duyumsatabilecek bir oyuncu!..

Ama haksızlık ettik! Hemşiremiz ‘Cesur’u aslanlar gibi canlandıran Hakan Yılmaz; bir deli ‘Yaban’ kadar, ‘monden’ bir Kenan da başarıyla olabilen Fırat Doğruloğlu; arkadaki iki ‘kale’, Tuluğ Çizgen-Sezai Aydın; ve ismini sayamadığımız diğer oyuncular, hepsi fazlasıyla övgüyü hak ediyor. Onlar da, senaryo, yönetmen ve yapımcılar da Orhan Kemal ve ‘Tersine Dünya’dan bugüne, kadınlık-erkeklik sorgulamasına yönelik bir komedi köprüsü kurmakla hayırlı bir iş yapıyorlar.

Biz de hayır dualarımızla yolları açık olsun diyoruz!..