Hilafet, kapanın elinde!

Geçmişten bugüne halifelik 'vaka'sında Doğu yakasında da Batı yakasında da değişen bir şey yok. Her gönülde bir halifelik, aslan gibi yatıyor. Yakında bizim buralardan da bir ilan yükselir mi, bilemem.
Hilafet, kapanın elinde!

IŞİD den sonra Boko Haram da Nijerya da hilafet ilan etti.

IŞİD’den sonra Boko Haram da Nijerya’da hilafet ilan etti. Halifelik kapanın elinde kalıyor! Bakalım kim, ne şekilde daha da arttıracak bu rekabeti?! Gerçekten, gerisinin gelme ihtimali yüksek. Çünkü bu, tarihî tecrübeyle sabit!..

Zamanında bu konuya epey kafa yormuşluğum var; kapsamlı bir yazı da kaleme aldım onun üzerine (‘Din Hayattan Çıkar-Antropolojik Denemeler’ kitabımda 11’nci bölüm, “Hilafetin Kaldırılması: Kazanç mı Kayıp mı?”). Oradan bazı satır başlarıyla bugünkü tabloya tarihten bir ‘derkenar’ düşelim!..

Halifelik her zaman, ta en başından beri İslâm tarihinde sanıldığı kadar ‘birleştirici’ bir motif, diğer bir deyişle ‘ittihad sembolü’ olmadı. Aksine daha çok ‘ihtilaf kaynağı’ olmuştur.

İslâm peygamberinin ölümünden sonra ortaya çıkan hilafet kurumunun birbirini izleyen ‘Dört Halife’, Emevi ve Abbasi dönemlerine bakın! Özü itibarıyla Kureyş kabilesinin tarihsel rekabet içindeki boyları ile bunların alt kolları arasında iktidarın sürekli el değiştirdiği bir çatışma dinamiğinin bu uzun sürece damgasını vurduğunu göreceksiniz.

Mesela Emevilerin halifeliğinin pek itibar görmediği Mekke’de, ikinci Emevi halifesi Yezid’in ölümü üzerine ortaya çıkan boşlukta hilafet ilan eden Abdullah İbn Zübeyr’in hapsettiği 24 kişiye şöyle dediği kaydedilir: “Allah’a yemin ederim ki ya bana biat edersiniz ya da sizleri ateşte yakarım!” (akt. İ.S. Sırma, ‘Hilafetten Saltanata Emeviler Dönemi’, 1995, s. 62).

Zübeyr, 10 yıl hilafet iddiasını sürdürdü ve İslâm dünyası bu 10 yıl boyunca biri Mekke’de diğeri Şam’da olmak üzere iki halifeye zemin teşkil etti.

Tıpkı şimdi hem Irak, hem de Nijerya’da olduğu gibi!..

‘Haşimoğulları’nın ‘Ümeyyeoğulları’ndan (‘Emeviler’ yani) ‘rövanş’ı sayılabilecek Abbasi hilafeti döneminde de halifelik ‘çoğul’laşmıştır. Doğu’daki Bağdat-merkezli Abbasi halifeliğine tepki olarak ‘Batı’da Şiî-İsmailî bir ‘çeşni’ ile Mısır ve Suriye’ye hükmeden Fatımi halifeliği (909-1171), buna bir tepki olarak da daha ‘Batı’da Sünniliğin temsilciliğine soyunmuş Endülüs Emevi halifeliği (928-1031) koyun koyunadır!..

Yavuz Sultan Selim’in son Abbasî halifesi sayılan El-Mütevekkil’i ‘Mukaddes Emanetler’le birlikte Kahire’den İstanbul’a getirmesi bizde halifeliğin Osmanlı’ya transferi olarak kabul edilse de bu, İslâm dünyasının her köşesinde kabul görmemiştir. Aslında 13-14’üncü yüzyıllardan itibaren İslâm’a hakkıyla hizmet eden her hükümdarın kendi topraklarında halife sıfatını hak ettiği görüşü alimlerce geçerli sayılmaktaydı. O yüzden genelde sanıldığının aksine halifelik atfı Osmanlı’da da Yavuz’la başlamamış, 14’üncü yüzyıldan itibaren padişahlar tarafından kullanılmıştır.

Yani söz konusu dönem yine ‘çoğul ‘halifelik(ler)’ dönemidir ve Osmanlı hilafetini ‘takan’ olduğu kadar ‘takmayan’ Müslümanlar da mevcuttur.

19’uncu yüzyılda Sultan 2. Abdülhamid’le birlikte hilafet ‘pan-İslâmist’ bir motivasyonla (bir dereceye kadar ‘Papalık’la da titreşimsel/etkileşimsel şekilde) kararlıca öne çıkarılmış, ancak yine, hem İslâm dünyasından, hem de Osmanlı’nın Müslüman tebaasından bu iddiayı ‘takanlar’ olduğu kadar ‘takmayanlar’ olmuştur.

Ne de hilafet ‘aşkı’ sadece Abdülhamid’e özgüdür! Onu deviren İttihatçılar da ‘hilafet’i hem kurumsal hem de simgesel anlamda kullanımda tutmuşlardır.

Ama daha ilginci, yine aynı dönemlerde İngiltere’nin bir ‘karşı-halifelik’ arayışına girmiş olmasıdır!.. 19’uncu yüzyılda İslâm dünyasındaki etkin politik-askeri konumu ve çok büyük bir Müslüman nüfusu (tabii sömürge olarak) kontrolü altında tutması nedeniyle İngiltere’ye halifeliğin çok yakışacağı görüşleri eşliğinde bir ‘İngiliz halifeliği’ uç noktasına dahi varılmıştır!..

Tabii esas Türkiye’de halifeliğin kaldırılması sonrasında ‘kapışma’ zirve yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin kışkırtmasıyla Osmanlı’ya isyan eden ‘Haşimî’ soyundan Şerif Hüseyin derhal kendisini Mekke’de halife ilan etti. Ama bir ‘İngiliz kuklası’ olarak bilinen Hüseyin’in iddiası, bâki olan kubbede boş bir seda olarak kalacaktır. Zaten yedi ay sonra İbni Suud önderliğindeki Vahhabiler Hicaz’ı fethederek onu bölgeden de sürdüler.

Akabinde Mısır’da Kral Fuad’ı halife yapma yolunda El Ezher ulemasının lojistik desteğini içeren bir ‘tezgâh’ kongre düzenlenmiştir (Kahire Hilafet Kongresi, 1926). Bir fiyasko olan bu kongreyi Kudüs Müftüsü Emin El-Hüseynî’nin organize ettiği, son Osmanlı halifesi Abdülmecid’e ‘oynayan’ bir başka kongre izlemiştir. Fakat Mısır’ın şiddetli tepkisi nedeniyle kongrede bırakın Abdülmecid’i, hilafetin bile esamisi okunamamıştır.

Bu arada işi artık trajik olmaktan çıkarıp komediye döndürecek mahiyette Fransızlar’ın, adeta yukarıda zikredilen İngiltere-endeksli hilafet arayışlarına ‘misilleme’ mahiyetinde Fas Sultanı’nı halife yapma yolunda ‘topa girdikleri’ görülür. Zaten Fransızlar Birinci Dünya Savaşı’ndan beri tetiktedir! İngilizlerin kendi güdümlerinde bir halifeye ‘oynadığı’nı her fark ettiklerinde Fas Sultanı ‘kartı’nı masaya sürmüşlerdir.

Sade onlar mı? Hayır! İtalya da kendi kontrolündeki Libya üzerinden Şeyh Ahmed Senusî’yi, Ruslar ise Afgan Emiri Amanullah Han’ı hilafet sahnesine sunarak duruma müdahil olmak istemişlerdir.

Fuad’dan sonra Mısır’da tahta çıkan Kral Faruk’un da halifeliğe ‘ayranı kabarmış’, bir kongre de onun halife ilan edilmesi yolunda düzenlenmiş, Faruk gayet belirgin şekilde havaya girmiş ve 1943’te Kahire’de İslâmî yeni yıl kutlaması için sokaklara dökülenler ona “Yaşasın Halife” nidalarıyla sevgi gösterisinde bulunmuştur.

Bu süreçte de zirve, 1952’de Faruk’un halifelik iddiasını güçlendirmek amacıyla ona ana tarafından bir Kureyş soy bağlantısı tesis etme girişimidir. Heyhat, aynı yıl ‘Hür Subaylar’ darbesi Faruk’un halifelik iddiasını da, kendisini de, soyunu-sopunu da tarihe gömecektir!..

İşte böyle! Geçmişten bugüne halifelik ‘vaka’sında Doğu yakasında da Batı yakasında da değişen bir şey yok. Her gönülde bir halifelik, aslan gibi yatıyor. Yakında bizim buralardan da bir ilan yükselir mi, bilemem. Resmî tepelerden ha bire yapılan ‘milletten ümmete’ vurguları karşısında hayır da diyemiyorum ama!..

Yine de niyetlenenler elini çabuk tutsun! Çünkü ben bu yazıyı yazarken, ‘Doğu Marmara ve Sakarya’ havalisinden bir başka halifelik iddiası benim çok değerli ve zarif okurum Hacer Akıcı’dan geldi. Boko Haram’ın ilanı patlayınca o da dayanamamış! Sözü onun twit’ine bırakarak noktalayalım:

“Hocam, merhaba. Halifeliğimi ilan ettim! Bir antropoloğu aramızda görmekten onur duyarız. Biat etmek isterseniz, torpillisiniz!..”