Huzursuz memlekette 'Huzur Sokağı' mı kalır?

'Hidayet' kaçınılmazdı ve er ya da geç Feyza kapanacak, dindarlık galebe çalacaktı. Öyle oldu ve o noktadan itibaren de dizinin fiilen bittiği söylenebilir. Son bölümleri izlediğinizde dizinin uzatmaları oynadığını zaten fark ediyorsunuz.
Huzursuz memlekette 'Huzur Sokağı' mı kalır?

Yerli dizilerle ilgili söylenebilecek en özlü söz, “Ne gelen belli, ne giden” olsa gerek! Sektör açısından ‘altın çağ’ çok gerilerde kaldı ama yine de bir küçülme dönemine girilmedi. Dizi sunumu son hız devam ediyor, özensiz senaryolar izleyici beğenisi toplamıyor, dolayısıyla çoğu yapımın geldiği gibi gitmesi bir oluyor. Eskiden yayına giren dizilerin hızına yetişememek gibi bir sorunumuz vardı. Şimdi buna yayından kalkan dizi hızına da yetişememek eklendi. Evet, ne gelen belli ne giden!..

Şimdi ‘Huzur Sokağı’ sezonu tamamlayamadan final yapan dizilere eklenmekte. Gerçi takdir etmek gerekir ki o hayli dayanıklı çıktı. Önceki sezon ekrana geldi, başlangıçta gayet iyi reyting topladı, ama zamanla durağanlaştı, inişe geçti ve şu aralar iyiden iyiye çözülmüş olarak haftaya bizlere veda ediyor.

Ancak ‘Huzur Sokağı’ dizi film sektörünün genel bunalımının bir parçası olmaktan daha çok, Türkiye’nin sosyo-kültürel ve ekonomi-politik bağlamının bir sonucu olarak ‘boşa çıktığı’ söylenebilecek bir girişim…

Kökeni bir ‘hidayet romanı’na dayanan dizi, Türkiye’de dindarlığın kıyıda, ötelenmiş, mağdur ve de mahzun olduğu dönemlerden bir yapraktı aslında. Batılılaşma ‘girdabı’na düşmüş; ‘özgür-birey’ olma hevesinde ‘gelenek’ten kopup kaybolmuş; neticede anlam krizindeki ‘modern’ insana (‘kadın’a) yönelik bir “Huzur, İslâm’dadır” reçetesiydi o…

ARTIK BAŞKA ‘BİLAL’LER VAR!..

Ancak sorun şuydu: Bu romanın ve benzerlerinin Türkiye’de ses getirdiği dönemle onun diziye uyarlandığı dönem arasında dindar-muhafazakârlık açısından büyük ve radikal bir fark söz konusuydu. Roman, ‘kapitalist modernleşme’ye karşı İslâmcı ütopyayı savunan bir motivasyona sahipti. Oysaki dizi, Türkiye’de Müslümanlığın kapitalizme pupa yelken açıldığı bir dönemde karşımıza geldi! Romanın başkahramanı olup dizide de karşımıza çıkarıldığı türden, dini bütün olduğu kadar kanaatkâr, mütevazı ve ‘melül mahzun’ bir Bilal (Kutsi) karakteri pek kalmadı ortalıkta…

Artık başka "Bilal"ler var!..

Dindar-muhafazakârlık bağlamındaki bu ‘anakronizm’e ‘Huzur Sokağı’ ilk yayına girdiğinde de değinmiştik. Belki bu yüzden diziyi kotaranlar bir aşk üçgeni eşliğinde ‘kültürler-arası müzakere ekseninde yol almayı tercih etti. ‘Modern kültürel temsil’le ‘dindar/muhafazakâr kültürel temsil’in arabuluculuğuna yönelik bir akış izlendi.

Fakat ‘hidayet’ kaçınılmazdı ve er ya da geç Feyza (Selin Demiratar) kapanacak, dindarlık galebe çalacaktı. Öyle oldu ve o noktadan itibaren de dizinin fiilen bittiği söylenebilir. Son bölümleri izlediğinizde dizinin uzatmaları oynadığını zaten fark ediyorsunuz. Kültürel karşıtlık bir taraftan yana çözüldükten sonra geriye ne gerilim, ne merak, ne de heyecan kaldı. Dümdüz ve misyonerce bir muhafazakâr ahlâkçılığın replikleriyle süre doldurulmaya, zaman öldürülmeye çalışılıyor.

Bu haliyle dizinin dindar-muhafazakâr izleyiciye dahi vaat ettiği çok şey kaldığı söylenemez. Her şey bir yana, adeta ‘savaş’ halindeyiz. Ülke, ‘kimlik siyaseti’ açısından patlamaya hazır bomba gibi. Bunu yansıtan ve buradan beslenen ‘Kurtlar Vadisi’, ‘Şefkat Tepe’ gibi dizilerin prim yaptığı ortamda bir ‘huzur sokağı’ fantezisine kimsenin rağbet etmesi beklenemez. Buraya kadar gelmesi bile büyük başarı. Güle güle diyoruz!..