İçi seküler, dışı Selefi bir 'garabet'!

Türkiye'de İslâm 'seküler' bir itkiyle yeni biçimlenmelere uğratılıyor. Belki de bu 'tablo'nun fazla göze batması yüzünden olsa gerek onun üstünü siyasal-ideolojik çerçevede Selefilikle örtme eğilimlerinde artış söz konusudur.

Dünkü sonsözümüzle söz başı yaparak sayfayı açalım:

AKP iktidarının tarihi, Türkiye İslâm’ının da ‘sekülerleşme’ tarihidir.

Etrafınıza şöyle bir bakın! Din adına ‘dışavurum’ izlenimi bırakan neye rastlarsanız rastlayın, onun aynı ölçüde ‘kutsal’la da bağlaşık olduğunu düşünmenize imkân yok.

(Bu noktada, Türkiye toplumunun muhafazakârlaşmak bir yana dindarlar da dâhil olmak üzere gün geçtikçe sekülerleştiği iddiasını kapsamlı bir veri tabanı eşliğinde temellendiren nefis mi nefis bir çalışmanın müjdesini de verelim: Volkan Ertit’in ‘Endişeli Muhafazakârlar Çağı’ adlı kitabı baskıda gün sayıyor!)

Mesela şu anda elimde dindar-muhafazakâr kesime yönelik bir moda, yaşam, stil dergisi var. Sayfalar boyunca birbirinden güzel modellerle sunulan tesettür giysi kreasyonlarından gözümü alamıyorum! Ve tesettürün, Allah’ın “Örtünün” emrini gerçekleştirme yolundan uzaklaşıp mahremiyete değil aleniyete, ‘hicab’a değil teşhire doğru yelken açan bir uygulama olduğu hissine kapılıyorum.

 

Tayfun Atay yazdı. "Dine karşıtlık değil, ondan bağımsızlık: Sekülerizm"

Kampüs bahçesinde, okul kantininde, sahil yolundaki banklarda, AVM’lerin koridorlarında ‘Müslüman’ delikanlıların başörtülü flörtleriyle el-ele, kol-kola, yanak-yanağa hallerine gözüm ilişiyor, mahcupça yüzümü çeviriyorum.

Aynı şekilde, tıpkı başörtüsüz akranları gibi daracık taytlar, ‘body’ler içinde abartılı derecede yüksek topuklu, albenili ayakkabılarla arzı endam eden tesettürlü genç kızlara bakıyorum, ‘Kutsal’la dolup taşmak ne mümkün, onun kaybına âh ediyorum.

Bunlar, en ‘uysal’ örnekler. AKP’nin 13 yıllık iktidarı boyunca dinle alâkalı gelişmeler üzerine yazmak durumunda kaldığım yazıların başlıklarına bakıyorum, yüzüm kızarıyor!..

İslâmi finans kuruluşlarını ve ‘Müslüman burjuvazi’yi, onların harem-selâmlık lüks otel ve tatil beldelerini, 1001 Gece Masalları’ndan fırlamış gibi göz kamaştırıcı, şatafatlı düğünlerini gündeme getirdiğimiz ‘Elhamdülillah Hedonistiz’ yazısı mesela…

Ya da İstanbul-Başakşehir’de ‘gizli ikinci evlilikle alınmış eş’lerine (‘metres’ deyip kırıcı olmamak için böyle uzatıyoruz!) ‘ikinci ev’ açmış (‘garsoniyer’ de demiyoruz!) dindar zenginleri mevzubahis ettiğimiz yazı, ‘İslâm’ın Son Şartı: Hazza gitmek’…

Ramazan’ların ‘tüketim kültürü’nün terkisinde yol aldığını düşündüren Feshane Şenlikleri ile Sultanahmet Camii yanındaki Osmanlı Çarşısı üzerine, ‘ticari bereket’in ‘amel’leri, ibadeti solladığını işaret eden ‘Ramazan Piyasaya Açıldı’…

Her şeyin ‘şov’a dönüştüğü dünyada medyatik etkiye kayıtsız kalamayan tesettürlü ‘talk-show’ sunucularına dikkat çeken ‘Helâl Kızlar Her Yere’…

Maldivler’de Müslümanlar için ultra-lüks bir ‘helâl tatil’ imkânının önünü açan Caprice Gold’un ve sahibi ‘Jet Fadıl’ın bu ‘hayırlı’ girişimine binaen kaleme aldığımız ‘Caprice’li Müslümanlar’…

Hükümetin tüm yasakçı arayışlarına karşılık, dindar-muhafazakâr kesimde de kürtajın yaygınlığı gerçeğine eğilen ‘Kürtaj, Estağfirullah’…

Ve nihayet, önce göçmen Müslümanların yoğun olarak yaşadığı Batı ülkelerinde ortaya çıkan ama çok geçmeden Türkiye’de de ‘online’ hizmete koyulan ‘helâl sex shop’ları ele aldığımız ‘Helâl Sex Shop Memlekete Hayırlı Olsun’…

Bunlara eklenebilecek o kadar çok irili-ufaklı örnek var ki!.. Sadece birini, sürecin nereye vardığını daha çarpıcı işaret etme yolunda not edelim! Muhafazakâr kesimin önde gelen bir kadın doğum uzmanının bir gazetede çarşaf gibi yayımlanan röportajdaki ifadesine bakın: “Nasıl güzel bir yemekten sonra Elhamdülillah diyorsanız orgazmdan sonra da şükretmek gerekir” (HaberTürk Pazar, 10 Haziran 2012).

Bu ifadedeki ‘Elhamdülillah’ sözünün ‘Kutsal’a çekim gücünden ne kadar dem vurulabilir?! Çekse çekse nefse, sefaya, ‘masiva’ya çeker!..

Bunları ve daha nicelerini topladığımızda ortaya çıkan sonuç, Türkiye’de İslâm’ın ‘seküler’ bir itkiyle yeni biçimlenmelere uğratıldığıdır.

Bu bir ‘seküler İslâm Türkiyesi’ manzarasıdır. Belki de bu ‘tablo’nun fazla göze batması yüzünden olsa gerek onun üstünü siyasal-ideolojik çerçevede Selefilikle örtme eğilimlerinde artış söz konusudur.

Buna bir de (metazori diye ne kadar eleştirilip yerden yere vurulursa vurulsun) resmi devlet laikliğinin uygulamalarına karşılık vermiş, dindar olmayan ama dinsiz-inançsız da denilemeyecek on milyonlarca memleket insanını ekleyin!.. Bu insanları ‘dindar-muhafazakâr’lardan (AKP’nin yerlere-göklere sığdıramadığı ‘yüzde 50’den) ayırt etme yolunda bir mecburiyet sonucu ha bire ‘seküler toplum kesimi’ olarak tanımladığımız malûm… Oysaki yukarıda aktarılanlardan çıkarılacağı üzere, sekülerlik Türkiye’de sadece bu kesimle sınırlanabilecek bir nitelik değil. ‘Seküler’ diye tanımlanan toplum kesiminin dinsiz-inançsız olmaması gibi, dindar-muhafazakâr toplum kesimi de ‘sekülerleştikçe sekürleşmekte’.

Öyleyse ‘seküler İslâm’ tabirinde itiraz neye?.. Muhtemelen, tabirde içkin ‘reform’ist motivasyona… Aslında hâlihazırda ‘vakıa’ durumundaki değişmeyi belli yorumlar seti üzerinden kavramsallaştırmaya… Yani ‘yaşanan’ın adını koymaya…

Buna kimse yanaşamıyor. Kabul etmek gerekir ki yanaşmak da kolay değil. Bu yolda bir girişim, 2007’de ‘ölü doğum’ olarak sonuçlandı. ABD-Florida’da düzenlenmiş ‘Seküler İslâm Zirvesi’ bu… Bir CIA oyunu olup olmadığı polemiğinde kilitlenip kalan toplantının amacı, hem İslâm’ın terörle özdeştirilmesine yol açan eylemlere, hem de buna bağlı olarak yükselen ve yaygınlaşan İslâmofobi’ye karşı küresel ekonomi-politikle zaten hemhal durumdaki İslâm’ın bugünün dünyasında ihtiyaç duyduğu reformist yorumun önünü açmaktı.

Ama olmadı. ABD bağlantısı, CIA kokusu girişimi öldürdü. Tabii düzenleyenlere karşı tepki ve tehditler de gırla gitti. Ve bunlarla bağlantılı olarak en önemlisi, o bilindik sav kuvvetle yinelendi: İslâm, Hristiyanlığa benzemez. Onda reform olmaz.

Hristiyanlıkta da reform kendiliğinden ve o kadar kolay, istendik, akla-hayale gelir şekilde olmadı. Katolik Kilisesi, Papalık, kıyametleri kopardı. Ama sonuçta Batı-Kuzey Avrupa’da ‘yeni bir dünya’ doğmuş, kurulmuş ve Hristiyanlık onun içinde yerini almıştır.

Buna çok benzer bir durum söz konusu bugün İslâm dünyasında. Ayrıca biliyoruz ki modern dönemde İslâm dünyasında reformist düşünür, âlim ve entelektüeller eksik olmadı. Kuşkusuz şimdi de olacaktır. Çünkü beğenilsin-beğenilmesin ve üstü ne kadar örtülmeye çalışılırsa çalışılsın sekülerleşme, bir parçası olunan küresel-kapitalist ekonomi-politiğin İslâmi bünyede, özellikle de Türkiye zemininde bir çıktısı…

Dolayısıyla kim ne derse desin ‘seküler İslâm’ tartışmasının önü hâlâ açık. Özellikle de laiklik-sekülerlik dendiğinde acısıyla-tatlısıyla, günahıyla-sevabıyla ve yanlışlardan çıkarabileceği derslerle büyük bir deneyime sahip Türkiye’de…

Bu tartışmanın önünü kapadıkça ve ‘İslâmi sekülerleşme’ gerçeğinin üstünü daha da sıkı örttükçe Selefiliğe iyice teslimiyet kaçınılmazlaşacak.

Seçenekler belli gibi: Ya sekülerleşmeye devam, ya Selefîleşmeye selâm!..