'İkinci Bahar'ın da 'ikinci bahar'ı var!

'İkinci Bahar', giderek ruhsuzlaşan 2000'ler Türkiye'sinin ruhu olmaya soyundu ve bunda başarılı oldu. Yaşam koşullarının inim inim inlettiği toplum, 'İkinci Bahar' daki 'manevi' sıcaklıkla yanılsamalı da olsa bir mutluluk buldu.
'İkinci Bahar'ın da 'ikinci bahar'ı var!

1998-2001 arasında ekrana gelmiş ‘İkinci Bahar’ Türkiye’de çok büyük bir ilgi ve sevgi görmüş, üzerinde ciddi tartışma programları yapılacak ölçüde etkili bir diziydi. Bunun nedenleri üzerinde duranlar o dönemde şu tür tespitler yaptı: Dizi, kaybolan bir hayatın değerlerini, ilişkilerini ve duygularını bizlere hatırlatmaktaydı. Bir anlamda toplum, ‘İkinci Bahar’ üzerinden, kaybettiklerine ağlamaktaydı. Ama öte yandan bunları yeniden ihya etme yolunda umudun hala tükenmediği mesajı da dizide verilmekteydi. Ayrıca uzun zamandır unutulmuş olan emeğe saygı öne çıkarılıyordu. İnsanları iyi ya da kötü şeklinde ayırt etmeyip her iyide bir parça kötü, her kötüde ise bir parça iyi bulunabileceği vurgulanmaktaydı.
 
Tüm bunlar gerçekçi ve samimi bir kurgu içerisinde aktarılmakta, bununla bağlantılı olarak da, dizinin tartışıldığı televizyon programında (‘Siyaset Meydanı’) bir katılımcının ileri sürdüğü üzere ‘toplumcu gerçekçi’ çizgide yer alınmaktaydı. Yine aynı programda bir gazeteci-yazar da ‘gerçekten daha gerçek’ şeklinde bir ifade kullanmıştır diziyi tanımlarken… 

Bunları tümden reddetmemekle birlikte bazı şerhler düşmek söz konusu olabilir. Bir kere yukarıda sıralanan özelliklerin pek çoğu ‘İkinci Bahar’ı önceleyen veya onunla aynı zamanda yayında olan diğer bazı dizilerde de mevcuttu. ‘Süper Baba’da ‘Baba Evi’nde, çok daha önceleri ise ‘Perihan Abla’da benzeri öge ve motifleri görmek mümkündü. Öte yandan gerçekçilik, daha da ileri noktada toplumcu gerçekçi bir çizgi atfı, özellikle tüm çatışmaların giderildiği final bölümü (‘mutlu son’) düşünüldüğünde oldukça tartışmalıdır. 

O yüzden benim önerim şu: ‘İkinci Bahar’, kaybolup giden, belki şimdi yaşadığımızdan daha renksiz, ışıksız ve hareketsiz ama sakin, huzurlu ve güvenli bir hayatı, göz kamaştırıcı bir hareketlilik içinde hızla ve pervasızca akıp giden ‘yeni hayat’ içerisinde de var edebileceğimiz ‘ütopya’sını mükemmel bir senaryo ve oyuncu kadrosu eşliğinde sunduğu için bize hitap etti ve çok büyük bir ilgiye mazhar oldu. 

İkinci Bahar, bir ‘ütopya’ temsiliydi. Dükkanını kundaklayan birini (Vakkas) kan kardeşi de olsa içeride yanmaktan kurtaracak bir Ali Haydar’ın (Şener Şen) gerçek hayatta bir karşılığı olmadığını biliyoruz. Büyükbabaların-büyükannelerin, dizide kurgulandığının aksine, her geçen gün daha yoğun biçimde yalnızlığa terk edildiklerinin, huzurevlerinin ülkemizde de giderek kurumsallaştığının farkındayız. Vakkas’ların (Tarık Papuççuoğlu) her ne olursa olsun teslim bayrağını çektiklerine hiç rastlanmıyor. İhtirasla tutkun olduğu birini kaybettikten sonra evini, barkını, dükkanını hem de rakibesine bırakıp ortalıktan çekilecek bir Neriman (Güven Hokna) yok bu hayatın içinde. Gençler (Nurgül Yeşilçay, Ozan Güven, Devin Özgün Çınar performanslarıyla ‘âsi evlâtlar’) o kadar kolay, hatta hiç yola gelmiyorlar. 

Dolayısıyla tüm bunlar aslında bir ‘cennet vaadi’nden başka bir anlam ifade etmiyordu. 

İşte bu nedenle İkinci Bahar’ın gerçekçi veya toplumcu gerçekçi olmaktan çok, belki toplumcu evet ama ‘idealist’ bir söyleme sahip olduğu ileri sürülebilir. Bölümler boyunca bir toplumsal sefaletin altını çizip hatırlatmasını yapan ama sonra ‘selamet’ vadeden kurgusuyla ‘İkinci Bahar’ denilebilir ki daha çok ‘milenaryan’, dolayısıyla ‘dinsel’ bir havaya sahiptir. Dizinin ekrana geldiği akşamlarda evleri adeta toplu ağlama ayinlerine döndüren buydu. 

Kısacası ‘İkinci Bahar’, giderek ruhsuzlaşan 2000’ler Türkiye’sinin ruhu olmaya soyundu ve bunda başarılı oldu. Yaşam koşullarının inim inim inlettiği toplum, ‘İkinci Bahar’ daki ‘manevi’ sıcaklıkla yanılsamalı da olsa bir mutluluk buldu. 

İnsan ilişkileri açısından giderek buz kesen Türkiye’de bir parça da olsa içimizi ısıtma yolunda ‘İkinci Bahar’ı hep hatırlamamız, hatta tekrarlarını bile adeta ruhsal terapi yaparcasına izlememiz elbette ki kuvvetle muhtemel... Zaten yıllardır da öyle oluyor. Dizi 15 milyon insanı ekran başına kilitleyerek ve yüzde 50’yi geçen izlenme pay oranı (‘share’) ile final yaptıktan sonra da yıllarca pek çok farklı kanalda (TRT’nin ilgili ekranlarında Kürtçe ve Arapça sunumları da gerçekleştirilerek) gösterimde kaldı. En son 2011’de STAR’da tüm bölümleriyle ekrandaydı. Şimdi ise Kanaltürk, bu yazıyı kaleme almamıza da vesile olacak şekilde dünden itibaren hafta içi her gün 17.15’te diziyi tekrar ekrana getirmeye başladı. 

‘İkinci Bahar’ın yukarıdaki şekilde, tematik bir eleştirel çözümlemesini yapmakla yetinip teknik ve sanatsal açıdan değerine dair söz söylemeden geçersek haksızlık etmiş oluruz. Bana göre o, Türkan Şoray’ı sinemadan dizilere açılan yolda görsel kültür evrenimizin ‘Sultan’ı olarak karşımıza getiren son çalışmadır. Kendisi daha sonra da sinema filmi ve dizi yapmış olsa bile Şoray açısından ‘İkinci Bahar’ kanımca muhteşem bir jübiledir! Şener Şen’in komedide iddialı bir oyuncu olmaktan çıktıktan sonra dramda da bir ‘kral’ olarak formunun zirvesinde olduğu çalışmadır. Nurgül Yeşilçay’ı kazandığımız eserdir. Ozan Güven’in önünü açan, TarıkPapuççuoğlu, Özkan Uğur, Güven Hokna, Devin Özgün Çınar, Yasemin Çonka gibi oyuncuları takip eden yıllarda da sektör içerisinde başrol ya da yardımcı rollerde en çok aranan isimler haline getirmiş bir yapıttır. 

Ayrıca, özel televizyonların hayata girdiği 1990’lardan itibaren dizi film endüstrimizin kararlı ama yavaş adımlarla yükseliş sürecinde de ‘İkinci Bahar’ın çok önemli bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. Bu yükselişin önlenemez, kabına sığmaz ve ulusal sınırlarla yetinmez hale gelişi de iddia ediyorum ki ondan sonra olmuştur. O, kendisinden sonra ortaya çıkan her yapım açısından hem tematik, hem de estetik bağlamda daha geriye düşülmemesi gereken bir ‘ölçüt’ niteliği kazanmıştır. 

Tüm bunlar, ‘İkinci Bahar’ı bir başyapıt olmaktan öte ‘klasik’ kılar. Neredeyse televizyon çağımızla yaşıt ‘Kaynanalar’ı saymazsak ve özel televizyonlar dönemiyle kendimizi sınırlayacak olursak belki de klasikleşmiş ilk eser de odur denilebilir. 

Klasiklerin özelliği malûm. Devran döndükçe her yeni zaman ve zeminde insan ilgisine ve duyarlılığına açık olmak… O yüzden üzerinden neredeyse 15 yıla yakın zaman geçtiği halde ‘İkinci Bahar’ tabii ki hâlâ taptaze bir ruhla izlenebilecektir. Üstelik dizilerin hem kültürel hem de ‘mental’ bir ‘retardasyon’ içinde olduğu şu dönemde o, bence nereden nereye gelip tekrar nerelere gerilediğimize ilişkin de veri sunabilecek mahiyette öne çıkabilir, hatta çıkarılmalıdır!..