İktidar ve muktedir

Esip gürleyen muktedir kadar, hatta belki daha çok, ona tâbi, bağlı ve tutkun görünenlere bakmak gerekiyor. "Öl de, ölelim"cilere yani.

1984’ ve ‘Hayvanlar Çiftliği’nin yazarı George Orwell, 1920’lerde İngiliz kolonisi Burma’da komiser olarak görev yaparken yaşadığı bir olayı ‘Fili Vurmak’ başlıklı yazısında anlatır. Kızışma evresine girmiş bir fil, zincirini koparıp pazar yerine dalmış ve ortalığın altını üstüne getirip birinin de ölümüne sebep olmuştur. Orwell elinde silah, arkasında bir dolu insanla filin peşine düşer. Bulduklarında fil, kızışması geçmiş halde ve zararsızdır. Mantık, onu sakince kontrol altına almayı emretse de bir ‘engel’ vardır! Orwell’a, daha doğrusu temsil ettiği sömürge gücüne tâbi 2000 kişi arkasında durup onu izlemektedir. Sonrasını şöyle anlatır:

“Aniden fili vurmaktan başka çarem olmadığını anladım. 2000 kişinin isteğinin beni dayanılmaz şekilde baskıladığı hissedebiliyordum. O an fark ettim ki oyunun lider aktörü gibi görünsem de aslında arkamdaki binlerce yüzün ileri-geri ittiği bir kukladan başka bir şey değildim. Ve anladım ki ‘beyaz adam’ bir tirana döndüğünde tahrip ettiği de aslında kendi özgürlüğünden başka bir şey değildi. Çünkü yöneticiliğinin bir koşulu olarak tüm yaşamı bu insanları etkilemeye çalışmakla geçecek ve her krizde kendisine tâbi bu insanların beklentisi neyse onu yapmak zorunda kalacaktı. Onca yolu elde tüfek, arkamda 2000 kişiyle gelmiş olmak ve hiçbir şey yapmadan zayıflık işareti vererek oradan geri dönmek! Hayır, bu imkânsızdı. Kalabalık, bana gülecekti. Ve bütün yaşamım, gülünmemek için süregelen bir uzun mücadeleydi” (akt. J. Scott, ‘Domination and the Arts of Resistance’, 1990: 10-11).

Haftalardır olup bitenlere hadi bir de Orwell’in bu anlattıkları üzerinden bakalım! İsterseniz bunu ‘muktedirle empati kurma’ girişimi olarak da okuyabilir ve isterseniz de kızabilirsiniz!..

Tabii Orwell’in yazdıkları aynı zamanda Fransız düşünür Michel Foucault’nun çığır açıcı ‘iktidar’ analizini adeta ete-kemiğe bürüyen çarpıcı bir örnek. Malûm, Foucault bize her şeyden önce ‘iktidar’la ‘muktedir’i ayrıştırma, onları bire bir özdeştirip örtüştürmeme hususunda uyarıda bulunur. İktidarı bazı insanların kazandığı, ele geçirdiği ve kullandığı bir ‘araç’ olarak değerlendirmek eksik ve yetersizdir der. İktidar, ona maruz kalanları olduğu kadar, onu hayata geçirenleri de ‘tutsak almış’, dolayısıyla hiç kimsenin sahip olmadığı aşkın bir ‘makine’dir. Ne bir kurum, ne bir yapı, ne de sahip olunan belli bir güç, fakat bir ‘durum’! İnsan toplumsal yaşamının havası-suyu!..

Orwell’in hikâyesi, iktidarı en çok onun havasını teneffüs eden insanların yüzlerinde, gözlerinde, bakışlarında aramak gerektiğini düşündürmekte bize. Yani sadece ‘muktedir’in yapıp-ettiklerine odaklaşmak hayli sınırlı ve kısıtlı bir değerlendirmeden ötesini vaat etmiyor. Demek ki esip gürleyen muktedir kadar, hatta belki daha çok, ona tâbi, bağlı ve tutkun görünenlere bakmak gerekiyor. “Öl de, ölelim”cilere yani! Ve belki de muktediri esas baskılayan, sanki onu ferahlatır gibi görünen bu takipçileri, destekçileri… Kuvvetle muhtemel ki muktedir, pek çok yasal düzenlemeye de bu kitlenin kendisini yıllardır “artık sabrımız kalmadı”, “bunca yıl yapılanlar birilerinin yanına kâr mı kalacak”, “özlediğimiz hayatı sere serpe yaşamak ne zaman nasip olacak” dercesine izleyen gözlerini tatmin amacıyla imza attı. Kendisine tâbi aynı yüzlere yönelik olarak bu düzenlemelerin ötesine taşan o ürkütücü sözleri de sarf etti.

Sonuçta da tüm bunlar karşısında bunalıp kızışmış bir ‘fil’in ortalığı mahşer yerine çevirmesi söz konusu oldu. Ve yine muhtemel ki muktedir, o ‘fil’i sakinleştirecek mantıklı tutumdan, bir şefkat eli uzatmaktan, bir feraset dili kullanmaktan, arkasında kendisini izleyen milyonlarca gözün baskısıyla geri durdu. Zafiyet işareti vermemek, kendisine güldürmemek ve sahip olmayıp sadece sırtladığı ‘iktidar’ı taşımaya devam edebilmek için…

Kim bilir yoksa karşımızdaki, iktidarın asıl muktediri ezdiğinin resmi mi dersiniz?!