İktidar ve şeref... İşte mesele bu!

Şeref Meselesi, esas itibarıyla bir 'iktidar hikâyesi', daha doğrusu iktidar üzerine bir hikâye... İktidarın kaçınılamazlığını da, bu kaçınılamazlığın beraberinde gelen öz-yıkımları da dramatize edecek, dolayısıyla hayli düşünce kışkırtıcı bir çalışmayla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.
İktidar ve şeref... İşte mesele bu!

‘Şeref Meselesi’, ‘Habil-Kabil’e kadar izi sürülebilecek bir mitsel motiften çıkış bulmakta. İnsanlığın kadim zamanlarından bugüne, masallardan romanlara, sinema filmlerinden dizilere kadar bolca işlenerek gelmiş bu motif; işte de, ‘aş’ta da, aşkta da kendini gösterebilen ‘kardeş karşıtlığı’ motifi, sayısız yapımda dolaylı ya da dolaysız olarak ve farklı doğrultularda kullanılmıştır. Kimi zaman, aynen Habil ile Kabil arasında olduğu gibi ölümüne bir çatışma şeklinde dinamikleştirilerek… Kimisinde ise yekdiğerini tamamlayıcı, özellikle ‘dış dünya’ karşısında birbirinin boşluklarını doldurmaya yönelik dayanışmacı bir motivasyon öne çıkartılarak…

Kanal D’nin yeni dizisi, başlangıç itibarıyla bu ikincisine yakın görünüyor. Onunla daha dün gibi çağrışımlı, yine Kanal D’de izlediğimiz ‘Kuzey Güney’ ise birincisine yakındı. Daha uzak çağrışımlı ve bu tematik motifin dünya dizi film tarihindeki şahikası sayılabilecek ilk-gençliğimizin unutulmaz dizisi (Nick Nolte ve Peter Strauss’u hayal dünyamızda ölümsüzleştirmiş) ‘Zengin ve Yoksul’da da öyle…

Bu hikâyelerde karşımızda aynı ‘karın’dan çıkma iki zıt ‘karındaş’ vardır. Aslında ‘karın’, bir mecaz; çünkü zıtlık, ‘insanî-öz’e içkindir. Yani iyilik-kötülük, şefkat-şiddet, sertlik-yumuşaklık, merhamet-gazap, dürüstlük-sahtekârlık, bencillik-diğerkâmlık, sözünün eri olmak ve riyakârlık, hepsi içimizde bir aradadır. Cinsiyetimizden yetiştirilme biçimimize ve tabii içerisinde bulunduğumuz hâl ve şartlara kadar bunlar biz yaşarken ‘kültürel’ olarak ayrıştırılıp bir kısmı baskın, bir kısmı bastırılmış olarak kişiliğimize yedirilir.

‘Şeref Meselesi’nde de karşımızda olan bu. Karakter itibarıyla böylesi bir ayrışmayı temsil eden iki erkek kardeşin hayatın içinde ayakta kalma hikâyesinde yer yer kesişen ve birleşen, yer yer ayrışan ve çatışan yollarını izleyeceğimiz anlaşılıyor. Bir İtalyan dizisinden uyarlanan yapım, iktidar tutkunu ama hâlihazırda ona aç bir anne (Tilbe Saran) ile alabildiğine mülayim, dolayısıyla ‘iktidarsız’ addedilen bir babanın (Şerif Erol), oğullarıyla birlikte bir taşra kasabasından megakent İstanbul’a açılan, açılır açılmaz da hazin bir kırılmaya uğrayıp çetrefilleşen dünyasına bizi sokuyor.

Öykünün başkahramanı Yiğit (Kerem Bürsin), sertliğin, şiddetin, hoyratlık ve hovardalığın, kanun-dışılık, kötücüllük ve karanlığın çok yakışıklı bir karşılığı. Tabii hiç kuşkusuz özde de iyi biri… Dolayısıyla bir anti-kahraman var başrolde…

Onu tamamlayıcı mahiyette karşımıza çıkan küçük kardeş Emir (Şükrü Özyıldız) ise tahmin edileceği üzere tam bir ‘melek’. Sakin, yumuşak, yapıcı, ‘düm-dürüst’ ve ‘düm-düzgün’, topluca ‘iyi-doğru-güzel’ bir tip… Ve tabii ki kanundan yana. (Geçerken, karakterlere verilen isimlerin biraz fazla “kör kör parmağım gözüne” kaçtığını belirtelim: Arıza ama gözünü budaktan esirgemeyen ‘Yiğit’ ve akıllı-uslu, hukuk okumuş, kanun-nizam yayma yolunda bir ‘Emir’!)

Tekrar belirtmek gerekirse, yıllar önce ‘gelin’ geldiği tekdüze ve hareketsiz, insanın ne uzayıp ne kısaldığı kasabadan illallah demiş annelerinin, doğup büyüdüğü İstanbul’daki evine daha güçlü-itibarlı bir hayat arzusuyla gitmek için yanıp tutuşması sonucunda iki kardeş, tabii kendisini olayların akışına bırakmış çaresiz babalarıyla da birlikte İstanbul’a gelirler. Gelir gelmez hemen tanıştıkları, iktidarın ‘kiri’dir. Annelerinin akrabasının bir emlakçıyla kirli işbirliği içinde onları dolandırması sonucu ellerinde ne var ne yok bir çırpıda kaybederek atadan kalma evden bile olma noktasına gelirler. Ve annenin iktidar hırsının ilk kurbanı baba olur.

Anlaşılacağı üzere bu, esas itibarıyla bir ‘iktidar hikâyesi’, daha doğrusu iktidar üzerine bir hikâye… İktidarın kaçınılamazlığını da, bu kaçınılamazlığın beraberinde gelen öz-yıkımları da dramatize edecek, dolayısıyla (aynen ‘erkek iktidarı’ üzerine etkin bir trajik anlatı olarak başlayıp giderek deforme olan ‘Kuzey Güney’ gibi) hayli düşünce kışkırtıcı bir çalışmayla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. İlk bölümde, ‘erkeklik’ üretemeyen bir erkekle evli olmaktan mustarip annenin ‘güç’ üzerinden tüm gelecek yatırımını yaptığı oğlu Yiğit’le şu diyaloğuna baksanıza:

“- Ne istiyorum biliyo musun? Hani şu yakası kürklü paltolar var ya… Ama çok şık! Artistlerinki gibi!.. Desinler ki vay be, Zeliha’nım’a bak; ne kadar şık, hâzâ İstanbul hanımefendisi!..

-Valla çok şey istiyosun Zeliha Sultan!

-İstiyorum tabii! Ne var, tabii istiyorum!.. Şimdiye kadar beni engelleyen her şeyi geri istiyorum.

-Artık önünde engel kalmadı. Hep olmak istediğin yerdesin. Ve ben varım yanında.”

-Bak Oğlum, sana bi şey söyliycem! Güçsüz olursan yanındakini de ezdirirsin. Ben niye bu kadar ezildim? Baban güçsüz olduğu için!.. Ama ben inanıyorum! Sen o kadar güçlü olacaksın ki herkes ailemizin önünde diz çökecek.

-Benle gurur duyacaksın Anne!

-Bütün umudum sende! Kaybettiğim ne varsa, gelecek, güç, imkânlar… Hepsini sen teker teker geri alacaksın. Sen o kadar güçlü olacaksın ki herkes önünde eğilecek!.. Söz mü?

-Şeref sözü!..”

Güce inancın da, güç yolunda verilen sözün de nereye varacağını yine İtalyan-usulü bir kültürel örüntüyle karşımıza çıkmış sinema şaheseri ‘Baba’ üçlemesinden gayet iyi biliyoruz! Aslında ‘Şeref Meselesi’nin uyarlandığı ‘L’onore e il Rispetto’ dizisinin bu şaheserle bir ruhsal esin ve etkileşim içinde olduğu da akla gelmiyor değil… Fakat görülen o ki akıllıca bir yaklaşımla nereye varacağı belli olan ‘iktidar ihtirası’nın uzun yolunu kestirmeden kat edip iktidarın muktediri de yuttuğu noktalardan demir alınacak. Malûm, dizi formatında ‘giriş’ pek makbul değil, yola ‘gelişme’den koyulmak gerekiyor.

Bu çerçevede ‘Şeref Meselesi’, sanırım anlaşılmıştır, benim önemsediğim bir çalışma, üzerine seri yazılar plânladığım bir yerli dizi. İlk bölümünü tartışmaya yarın da devam edeceğim ve muhtemelen Cumartesi günü de…

Ancak endişem (Salı günkü yazımda da biraz işaret ettim) dizinin ‘reyting canavarı’nın gadrine uğrayıp erkenden kurban edilmesi. Yine önceki yazıda kaydettiğim üzere, tanıtımın abartılarak beklentinin gereksiz ve anlamsız şekilde yükseltildiğini düşünüyorum. Daha ölçülü bir tanıtımla mütevazı bir başlangıç daha iyi olabilirdi. Çünkü Kerem Bürsin adı bile fazla söze hacet bırakmayacak bir çekim gücüne sahip zaten...

Kerem rol için biçilmiş kaftan… Tabii onun ‘kullanım’ını tartışabiliriz. Ona ve ‘baklava’larına müteakip yazıda geleceğim.