İnsanî hiçbir şey yabancı değil bu dizide!

'Kayıp Şehir', ben ve biz-merkezci muhafazakâr kurgulara alıştırılmış seyircinin karşısına 'öteki', aykırı, yabancı, dışlanmış ve altta kalmış insanlık hallerini savunarak çıkıyor
İnsanî hiçbir şey yabancı değil bu dizide!

‘Kayıp Şehir’, ‘en alttakiler’in hayatına dair bir dizi. Bu sene dizilerin yalı ve konaklardan nispeten çıkıp aşağı mahallelere doğru yol tutması bakalım ne getirecek, ne götürecek? Yıllardır söylenir, “Seyirci zenginliği görmek ister” diye. O yüzden daha çok tepedekileri seyrettik. Ama bu sezon zenginlik kadar fakirliğe, sefahat kadar sefalete, ışıklı partiler kadar karanlık dehlizlere de kameralar bayağı doğrultulmuş durumda. ‘Ağır Roman-Yeni Dünya’, ‘Şubat’ ve işte ‘Kayıp Şehir’...

Kanal D’de önceki gün başlayan dizinin hikâyesi hem edebî kalibre hem de politik duruş itibariyle es geçilmesi olanaksız bir ekipçe yaratılmış: Yıldırım Türker, Murat Uyurkulak, Hakan Bıçakçı, Seray Şahiner, Leyla Olça... Tanıtımda anahtar kavram ‘arka sokaklar’dı. Dizi, İstanbul’un pesperişan arka sokaklarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serme hedefinde. Tabii ‘arka sokaklar’ deyince akla reyting rekortmeni bir başka dizi geliyor. Fakat orada ‘yoksulluğun kör memeleri’nde beslenip suç ve kötülüğe gark olmuşların yaşadığı o sokaklara devletin güvenlik aygıtınca verilen ayar temalaştırılmakta yıllardır... Bir ‘polisiye güzelleme’ o. Polisi özneleştiren, hırsızı nesneleştiren bir ‘hırsız-polis oyunu’...

‘Kayıp Şehir’de ise ‘hırsız-lar’ özne! Garipler, sefiller, işportacılar, kadınlar, ‘trans’lar, siyahlar, Çingeneler, fahişeler, emekçiler, sokak çocukları, ‘bali’ciler özne!.. O yüzden, ciddi riskleri göze almış bir dizi bu. ‘Ben- ve biz-merkezci’ muhafazakâr, konformist kurgulara alıştırılmış seyircinin karşısına ‘öteki’, aykırı, yabancı, dışlanmış, mağdur ve de ‘madun’ insanlık hallerini kararlıca savunarak çıkıyor. Mesela ‘transgender’ (transseksüel/travesti) kültüre, olsa olsa -ki o da dolaylı biçimde- ‘Behzat Ç.’de insani bir ‘onay’da bulunulduğunu hatırlıyorum. ‘Kayıp Şehir’de bu, dolayımsız gerçekleştiriliyor.

Tüm bunlar, gerçekten, ortalama izleyici kitlesi düşünüldüğünde risk demek. Bu riske girme gözüpekliği sergileyen dizinin seyirciyi ‘insaniyet’ine ikna etme yolunda en büyük avantajı, estetik yetkinliği; rejiden ‘casting’e, oradan müziğe kadar... Sezen Aksu şarkısı ‘hit’leşecek, şarkının Yıldırım Türker’e ait sözleri dillerden düşmeyecek, “Hasret de burdaymış vuslat da” nakaratı İstanbul’a dair unutulmaz bir tanım haline gelecektir şüphesiz...

Oyuncu kadrosunda ön planda tüm ışıltısıyla Gökçe Bahadır (Aysel), arka planda da bir ‘kale’ gibi, ‘eski toprak’ Ahmet Mekin (İsmail Dede) var. Bu iki ‘uç’un arası da nitelikli isimlerle doldurulunca ortaya mükemmel bir kompozisyon çıkmış. Gökçe, bir yeni ‘Müjde Ar’dır. ‘Yaprak Dökümü’nün Leyla’sı onun çıraklığıydı. Ustalığına daha var ama bu (‘Bataklı Damın Kızı’) Aysel rolü, ustalığa giden yolda onun için en önemli merhale. Role halen ısınmakta ve tam kıvamını bulmuş değilse de bulacağına inancımız tam...

Marx’ın da çok beğendiği o meşhur Latince özdeyiş malum: “Nihil humani a me alienum puto”; yani, “İnsanî olan hiçbir şey bana yabancı değildir...” Evet, nihayet bu özdeyişte karşılığını bulan yaşam, dünya ve insan algısına hitap eden bir dizimiz de var.