İslâm mühendisliği!

Türkiye'ye tıpkı Britanya'da İslâm'la müşerref olmuş Batılılara yaşatılana benzer şekilde İslâm adına dinbazca ayar vermeye çalışan bir anlayış var. Bu anlayışın 'dindarlaştırma' adına kestiği ahkâmın memleketteki dindarların hayatına dahi müdahale edebileceğini düşünmek mümkün.

1991-92 yıllarında Londra’da bir Nakşibendi çevresi üzerine yaptığım araştırmanın en ilginç yanlarından biri, bol miktarda ‘mühtedi’ (Müslüman olmuş) Batılı ile karşılaşmış olmaktı. Çoğunluğu İngiliz bu Batılı müritler, pek çok Müslüman açısından İslâm’ın Batı karşısındaki üstünlüğünün gurur verici nişaneleriydiler.

Ancak madalyonun bir de pek görünmeyen öteki yüzü vardı. Bu Batılı müritler, tarikat bünyesindeki ‘yerli’ Müslümanlara, yani Britanya’ya göçmen olarak Türkiye’den, Ortadoğu’dan, Hint Yarımadası’ndan ve Uzak Doğu’dan gelmiş müritlere uzak, mesafeli ve soğuk bir tutum sergilemekteydi. Tarikatın lideri (geçen yıl kaybettiğimiz Şeyh Nazım Kıbrısi) Londra’da olmadığı zamanlarda onlar topluluğun geri kalanından ayrı, izole, hatta denilebilir ki ‘steril’ şekilde kendi başlarına etkinlikler düzenliyorlardı.

Bunun nedenini anlamaya çalıştıkça ortaya çok çarpıcı bir gerçek çıktı. İçerisinde yaşadıkları ‘modern’ toplumun maddiyatçı, bireyci, rekabetçi dişlileri arasında kendisini yalnızlaşmış, yabancılaşmış, kimsesizleşmiş ve kaybolmuş hisseden bu insanlar, özellikle mistik-manevi deneyim ve tatmin arayışıyla bu sufi-İslâmi çevreye yöneliyorlardı. Fakat burada birdenbire karşılarına çıkan ‘yerli’ Müslümanlar, katı, kuralcı, yasakçı, aşırı talepkâr ve hoşgörüsüz bir söylem ve pratiği bu ‘yeni’ Müslümanların başından aşağı ‘İslâm’ adı altında boca etmekteydi. Neye uğradığını şaşıran ve büyük bir hayal kırıklığı yaşayan bu insanlar, içlerindeki ruhsal-manevi boşluğa hitap edeceğini zannettikleri İslâm’a yönelmekle hata ettikleri hissine dahi kapılmaktaydılar.

Onlar, içsel bir arayışla kendilerine ‘ruhsal şifa’ vaat eden bir inanca yol tutmuşlardı. Ama şimdi onlara, dışsal bir zorlama ile son derece kuralcı, şekilci ve baskıcı bir ‘dindarlaşma’ dayatılmaktaydı.

O yüzden de kimsenin yönlendirmesi, dayatması olmadan, kendi ‘bireysel’ seçimlerinin sonucunda kabul ettikleri dini, yine kendi ‘seküler’ kültürel biçimlenmeleriyle uyarlı şekilde yaşamak üzere bu normatif ve ‘Yassah’çı İslâm’ın mümessillerinden bucak bucak kaçmaktaydılar.

Artık hiç saklamadan ‘Selefi-meşrep’ bir zorla-dindarlaştırma projesini hayata geçirme yolunda ilerleyen AKP iktidarının pek çok girişimine baktığımda bir yandan hep o Batılı Müslümanlar aklıma geliyor. En son da dün haber olarak önümüze düşen bir ‘Diyanet fetvası’ münasebetiyle hatırladım onları…

Cumhuriyet gazetesindeki haberde Diyanet’in aylık dergisinin Şubat sayısında Din İşleri Yüksek Kurulu’nun görüşü olarak yer alan ‘nişanlılık fetvası’nda şu ifadelere yer verildiği kaydediliyor: “Nişanlıların flört etmeleri, dost hayatı yaşamaları, dedikoduya mahal verecek şekilde baş başa kalmaları, öpüşmeleri, el ele tutuşmaları ve benzeri İslâm’ın onaylamadığı davranışlardan uzak durmaları gerekir”.

Buna ilişkin bir değerlendirme yapmadan önce, Diyanet bünyesinde de, Kurul içinde de bazı muhterem zevatın gayet iyi bildiği (hatta takdirlerine mazhar olduğunu da bir vesileyle öğrenme fırsatı bulduğum) ‘Din Hayattan Çıkar-Antropolojik Denemeler’ başlıklı kitabımın, ‘bir resim bin kelimeye bedel’ nev’inden kapak fotoğrafını ilgiye sunalım (tabii fotoğrafı borçlu olduğumuz Milliyet gazetesi foto muhabiri dostumuz Ercan Arslan’a da şükran dolu selâm ve sevgilerimizi bir kez daha iletmeyi unutmadan)!..

Ve devam edelim! Türkiye’de dinin karşı karşıya kaldığı en büyük tehlike, aynen Britanya’da kendi gönül rızalarıyla ve medenice, bireysel seçimleriyle İslâm’a yönelen Batılıların maruz kaldığına benzer şekilde bir ‘zorla-dindarlaştırma’ girişimidir.

Bu memlekette laikçi devlet uygulamalarıyla toplum (İslâmcı iddiaların aksine) dininden olma noktasına getirilmedi. O uygulamaların hedefi esas itibarıyla bir dinde reform girişimiydi. Doğru ya da yanlış sayabilir, kabul eder ya da etmez veya olabilirliğini de tartışabilirsiniz, ama yapılmak istenen, (Protestan reformizmi ile Avrupa’da yaşanana benzer şekilde) dini, ulusal bir çerçeveye oturtmak, İslâm’ı Türk(çe)leştirmekti.

Bu uygulamadan öç alınırcasına şimdi toplumu dindarlaştırma projesi politik olarak dayatılıyor, bastırılıyor, zorlanıyor. Korkulur ki bu rövanşist/intikamcı duygularla din adına kesilen bir dolu ahkâm doğrultusunda insanları dinden soğutan, uzaklaştıran, kaçıran asıl böylesi bir ‘İslâm mühendisliği’ uygulaması olacaktır.

Din İşleri Yüksek Kurulu’na bakınca insan, Milli Güvenlik Kurulu’ndan bu memleket ne çektiyse ve hâlâ da çekmeye devam ediyorsa, büyük bir endişeyle onu hatırlıyor. Yüksek Kurul, ‘Yeni Türkiye’nin vesayet merkezi olmaya doğru şevk ve arzuyla yol alıyor.

Artık Türkiye’ye tıpkı Britanya’da İslâm’la müşerref olmuş Batılılara yaşatılana benzer şekilde İslâm adına dinbazca ayar vermeye çalışan bir anlayış var. Bu anlayışın ‘dindarlaştırma’ adına kestiği ahkâmın memleketteki dindarların hayatına dahi müdahale edebileceğini düşünmek mümkün.

Yukarıda bahsettiğim kitabımın kapak fotoğrafına katkıda bulunmuş çift, Allah ömür versin, hâlâ bu memlekette iseler bundan sonra işleri zor!..

Ne de üniversitemin kampüsünde, kantininde, koridorunda el-ele, kol-kola, sarmaş-dolaş flört eden Müslüman gençlerin işi kolay…

Demek ki bundan sonra Türkiye’de istediği gibi yaşayamayacağı korkusuyla ülkeyi terk etmeyi düşünenler, ‘seküler’ toplum kesimleriyle sınırlı kalmayacak. Dindar olduğu halde, memlekete din adına biçilen kumaşın içine sığamayacak pek çok insan da kaçmak isteyecek bu ülkeden… Kim bilir belki de yukarıda mevzubahis ettiğimiz Batılı mühtedi Müslümanların dünyasına sığınacak ve aradıkları, özledikleri, arzuladıkları İslâm’ı orada yaşayacaklar!..

Son olarak ‘Yüksek Kurul’un dikkatine bir başka görseli sunarak tamamlayalım!..

Aşağıdaki fotoğraf bu ülkenin dindar-muhafazakâr muhitlerinden birindeki büyük bir AVM’de satış yapan ve mütedeyyin çevrelere hitap eden bir dükkânın vitrininden bir kesiti yansıtıyor.

‘Din Hayattan Çıkar’ı yazdığım 2004’ten şimdi 10 küsur yıl sonra, dinin hayatla ilişkisinin aynı istikamette ama daha da ivme kazanmış mahiyette kat etmekte olduğu yolu anlatma adına kitabın 5’inci baskısında kapağı bu fotoğrafla yenilesem?.. Caiz midir muhterem hocalarım?!