'Karagül'ün başarısının sırrı ne?

Ağa dizileri'nin seyirci nezdinde hâlâ belirli bir ilgi kontenjanı var. Sözlü kültür dünyasında efsane, destan, masal neyse yaşadığımız görsel kültür dünyasında da diziler o.
'Karagül'ün başarısının sırrı ne?

Soruyu tartışmaya açma yolunda önce şunun üzerinde duralım: Kabaca tanımlamak gerekirse ‘ağa dizileri’nin seyirci nezdinde hâlâ belirli bir ilgi kontenjanı var. Yıllardır sayısız farklı sürümü önümüze geldi, kanıksandı, klişeleşti ama bıkılmadı. Ve onlardan biri, ‘Karagül’, yayınlandığı günde üstelik çok ciddi bir rakamla reytingde zirvede.

Bir yandan şehirli-burjuva bakış açısıyla ve hayli küçümseyici üslûpla parodiye de vurulsa (‘Yalan Dünya’ da ‘Fırat’ın Yazgısı’) bu tematik motifte ısrarın hâlâ bir kitlesel karşılığı var. Acaba Claude Lévi-Strauss’un kuramsal dağarcığından beslenerek bir ışık tutabilir miyiz süregelen bu toplumsal popülerliğe?..

Fransız yapısal antropolojisinin ‘babası’, insan yaşamı ve toplum yapısını açıklama yolunda iki ‘anahtar’ sunar bize: Toplumsal düzen, ‘ikili karşıtlıklar’ üzerine kuruludur der önce; ve sonra da bu ikili karşıtlıkların ‘arabulucu’ kurumları, pratikleri ve söylemlerinin her kültürde üretilip işlerliğe sokulduğunu kaydeder.

Mesela ‘ben’ ve ‘öteki’ diye karşıtlık (hasımlık) içine girmiş insan topluluklarının arası evlilik (hısımlık) ile bulunur. Yaşam ve ölüm ikili karşıtlığının arabulucusu din kurumudur. Lévi-Strauss’un bir inanç olmaktan öte ‘ilke’ olduğunu öne sürdüğü totemizm, doğa-kültür ikili karşıtlığını giderme yolunda bir arabulucudur. Keza mit, yani efsaneler de bir ikili karşıtlık içine sokulmuş insan kültürel dünyası ile doğal-biyolojik dünyayı ilişkiye sokan arabulucu söylem ve anlatılardır.

Sözlü kültür dünyasında efsane, destan, masal neyse yaşadığımız görsel kültür dünyasında da diziler o. Buradan hareketle bu kurgusal anlatıların da benzeri arabulucu işlevlere sahip olduğu düşünülemez mi?.. Söz gelimi, konumuz bağlamında hemen hemen bütün ağalık/aşiret odaklı diziler aslında taşra (‘Karagül’ özelinde Halfeti) ve metropol (İstanbul) kültürel ikiliği, titreşimi, gerilimi üzerinden şekil kazanıyor ve genellikle bir uzlaşma rotasında yol alıyorlar. Dolayısıyla gelenek ve modernlik, kırsallık ve kentlilik, burjuva değerler karşısında feodal değerler, birey olma derdi karşısında aşirete aidiyet baskısı ve benzeri şekillerde kategorize edilebilecek ikili karşıtlıklarımız, bu kurgusal anlatılarla arabuluculuğa tâbi tutuluyor önerisinde bulunulabilir. Bir mit, nasıl o uzlaşmaz doğa-kültür ikili karşıtlığına fantastik bir deva oluşturuyorsa aynı fantastik devayı biz ‘burjuva-feodal’ ikili karşıtlığımıza bu dizilerden buluyoruz. Belki de bu yüzden ‘ağa dizileri’nin seyirlik kredisi tükenmiyor.

‘Karagül’ bu krediyi halihazırda en başarılı kullanan dizi. Akışı hızlı, temposu yüksek, gerilimi kıvamında. Televizüel bilincimizde, hatta bilinçdışımızda inkar edilmez yere sahip Brezilya dizilerini alabildiğine çağrıştıran sahne ve diyaloglar var. Yani bir yandan Halfeti’de geçen bir soap-opera izler gibiyiz! Öte yandan doğulu-feodal kültürel örüntünün en ‘kritik’ motifleri, hiç de olumsuzlanarak değil, aksine parlatıla parlatıla servis ediliyor: Kumalık var, ‘kapatma’lık var, dinî nikah var; dolayısıyla çokkarılılık var, ataerkillik var ve babayanlılık (soyu sürdürecek erkek evlât) takıntısı var. Ve tabii bu taşraya sıkışmış, ‘İstanbul çocukları’ ve bir ‘şehir gülü’ var.

Bunlara paralel, daha doğrusu tamamlayıcı mahiyette, son dönemde hem kadın, hem de erkek seyirci nezdinde en çekici motiflerden bir diğeri olan ‘kadın çekişmesi’ de bol-bolamaç var. Öyle ki ‘Karagül’deki konağın içinde olup bitenleri gözü kapalı takip etseniz, kendinizi ‘Muhteşem Yüzyıl’ın karşısında sanmanız işten bile değil!..

Tabii başarıda oyunculuğun payı yadsınamaz. Ama kanımca esasen ‘as’ değil ‘ast’ başrollerden çıkan bir başarı bu. Özellikle ‘dinî nikahlı yengemiz’ Narin (Özlem Conker), ondan daha çok ‘kumamız’ Özlem (Hilal Altınbilek) ve/fakat en çok ‘ağamız’ Kendal’dan (Mesut Akusta) kaynaklanan bir başarı...

Dizide ‘oyun kurucu’ olan, Mesut Akusta’nın korkunç başarılı performansıyla Kendal karakteri bence. Bir ‘ölümcül sevimlilik’, havası, çehresi, şivesi eşliğinde müthiş ‘feodal inandırıcılık’la ancak bu kadar verilebilir! Hatta bir bakıma ‘Ceyar’ı çağrıştıran bir yan dahi var bunda. Hatırlayalım, ‘Dallas’ başlangıçta ‘Ceyar’ üzerinden yol alması hedeflenen bir proje değildi. Larry Hagman’ın olağanüstü performansıyla kısa sürede seyirci nezdinde dünya televizyon tarihinin en çok sevilen kötü adamı olarak başrol oldu. Ben Kendal’da da Akusta’nın performansını biraz buna benzetiyorum.

Böyle derken ne Ece Uslu’yu, ne de Yavuz Bingöl’ü sıfırladığım düşünülmesin! Dizinin akışında Kendal çekicileşti ama onlar da tecrübeleriyle dizinin temel taşları tabii ki... Ve (Şerif Sezer’i de unutmadan) bu altyapı üzerinde oldukça güvenli ve rahat oyunculuklar çıkararak Karagül’e ‘zımnen’ bir gençlik dizisi mahiyeti de kazandıran (Mert Yazıcıoğlu, Ayça Ayçin Turan, İlayda Çevik başta olmak üzere) gençleri de unutmamak lâzım!..

Böylece ‘Karagül’ bir taşla (‘ağalık’ motifi) bir kaç kuş vuran bir dizi haline geliyor. Bir de Özcan Deniz dönerse, düşünün artık!..