Kemik, sadece kemik değildir!

FX'te ekrana gelen 'Bones', kemikten aşk çıkaran bir dizi! Kemiği sevmeyen kimseyi sevemez diye düşünmeyi kışkırttığı dahi söylenebilir!
Kemik, sadece kemik değildir!

Antropoloji denince akla ‘kemik’ geldiği çok olur. Amiyane deyişle o, ‘kafatasçılık’tır. 

Burada kastedilen aslında ‘biyolojik antropoloji’dir ve ‘fizik’ insana ilişkin sorular onun bünyesinde, en çok da kemiklerin kılavuzluğunda cevaplanır. Kemikler ve dişler, milyonlarca yıl boyunca korunmuş kalıntılar. Onların incelemesi, tarihöncesinden bugüne insanların fizik yapılarını, beslenme şekillerini, geçirdikleri hastalıkları, ölüm nedenlerini, yaralanmaları, ortalama ömrü ve başka pek çok bilgiyi sunar. Kısaca kemik, nereden gelip nereye gittiğimizi gösteren hazine değerinde bir kaynaktır. 

Böyledir ama bu alanda çalışanların çektiklerini ne siz sorun, ne ben söyleyeyim! Mesela hiç unutmadığım bir anekdot var; Hacettepe-Antropoloji’de bölüm başkanımız Bozkurt Güvenç paylaşmıştı: Tarih Bölümü’nün bir duayen hocası emekli olmuş, bölümlere veda ziyaretinde bulunmakta. Bozkurt Hoca’ya uğrar önce, sonra da biyolojik antropoloji laboratuvarında çalışan Metin Özbek Hoca’nın yanına geçerler. Onu beyaz önlüğüyle toz-toprak içinde kemiklerle uğraşır gören tarihçi hoca, biraz da acıyarak şöyle der: “Yahu Metin, ne uğraşıyorsun kardeşim! Bir şey olmaz bunlardan… Kemik, kemiktir!..” 

Kemiğin sadece kemik olmayıp insanlık tarihinin sırlarını içinde saklı tuttuğunu bu emekli tarihçiye anlatmaya çalışmış tabii Metin Hoca. Ama talihsiz ve haksız bir yaklaşıma maruz kaldığını tahmin etmek zor değil. 

Metin Hoca FX’teki ‘Bones’ dizisini izliyor mudur bilmiyorum. İzliyorsa, hayatını adadığı bilimsel uğraşının nasıl popülerleştiğini görerek mutlu mudur, yoksa “Yahu biz bozuk para gibi harcanmışız” diye hayıflanmakta mıdır, onu da bilemiyorum!.. 

‘Bones’, insan kafatası, diş ve iskelet yapısı üzerine uzmanlaşmış bir adli antropologla bir FBI ajanının ekip çalışmasının hikâyesi. Adli antropoloji (forensic antropology) kısaca biyolojik antropolojinin kriminal vakalara uygulanması diye tarif edilebilir. Dizide özel ajan Seeley Booth’un (David Boreanaz) aydınlatılması en zor öldürme olaylarını kendisine getirdiği Dr. Temperance Brennan (Emily Deschanel), antropolojik yetkinliğini devreye sokarak cinayetlerin ardındaki sır perdesini kaldırıyor. 

Dr. Brennan (Booth ona 'Bones' adını takmış!) çok ileri teknik donanıma sahip bir adli-tıp laboratuvarının başında. Oraya tanınmaz halde, lime lime veya yanmış kül olmuş gelen cesetler üzerinde diğer elemanlarla birlikte analiz ve rekonstrüksiyon çalışması yürüterek kimlik teşhisinde bulunuyorlar. Nasıl öldürüldüğüne dair ayrıntıları ortaya seriyor, nihayet yine antropolojik verileri dikkate alarak faillerin de izini sürüp yakalıyorlar. 

Her bölüm bir olayın aydınlatılmasıyla tamamlansa da ‘Bones’ aslında süreklilik arz eden, açık uçlu bir hikâye. ‘İnsana dair’ bu hikâyenin ‘fizik’ antropologları olduğu kadar ‘sosyal’ antropologları da fazlasıyla ilgilendiren bir örgüsü var. Bu, insanın maddi (fiziksel) varlığıyla manevi (ruhsal) varlığının geçişliliği, sürekliliği ve bütünlüğü vurgusunda bulunan bir yapım.
Ön plânda insanın en karanlık yüzü olan öldürmelerin izini sürme yolunda takır-tukur insan kalıntılarından çıkan somut bulgular var. Arka ve daha geniş plânda ise insanlığın en aydınlık yüzü olan yakınlık, dostluk, arkadaşlık, ilgi, sevgi ve aşkın karşısına takır-tukur bir sistemin çıkardığı sorun, engel veya sınırlamaları aşma yolunda çabalayan insanların soyut duyguları var!.. 

Bir tarafta hayata ve insana deney, gözlem, bulguya dayalı ‘fizik’ (maddi) bir çerçeveden bakan ve sadece kemiklerin doğru söylediğine inanan antropolog Brennan… Diğer tarafta hayata ve insana bakışı duygu, inanç ve sezgiden beslenen ‘metafizik’ motivasyonlu ajan Booth… Onların ilişkisi, zihinsel-düşünsel çekişme kadar, duygusal-tutkusal çekimi de içerir şekilde sunulmakta. Öyle ki bu, insanın madde ile mânânın bileşiminden çıkan ama hayatı yaşarken her iki bileşenin dengesini tutturmakta zorlanan bir varlık olduğu önermesini ‘ete-kemiğe’ bürüyen bir ilişki… 

Yani ‘Bones’, kemikten aşk çıkaran bir dizi! Kemiği sevmeyen kimseyi sevemez diye düşünmeyi kışkırttığı dahi söylenebilir!..