'Kızılelma' günlüğü-1

Kızılelma'da çiçeği burnunda MİT ajanımız Murad Altay (Furkan Palalı) aslında James Bond'un bu topraklarda klonlanmış bir sürümü gibi!
'Kızılelma' günlüğü-1

Fragmanlarının yayınlanmasından başlayarak hararetli tartışmalara yol açan ‘Kızılelma’nın ilk bölümü de hareketlilik yarattı. İzlenimler muhtelif. Diziyi ‘devlet-i ebed müddet’ vurgulu milliyetçi-muhafazakâr tonlaması nedeniyle taltif edenler de oldu, “Osman Sınav’dan yeni bir ırkçı-faşist başyapıt” diye tel’in edenler de…

Ben tartışmaya başka bir kulvardan katılmak istiyorum.

Dizinin Türk milliyetçiliğini eşyanın doğası (‘MİT’) gereği sıkı bir devlet fetişizmiyle buluşturan kurgusunun aynı zamanda ‘oksidentalist’ olduğuna dair de notlar düşüldü. Oksidentalizm, kabaca, Batı-karşıtı veya Batı’ya tepeden, küçümseyici, aşağılayıcı bakan ve tabii ki ‘Oryantalizm’e mukabele olarak şekillenen bir zihinsel çerçeve…

Akışa bakıldığında ilk elde böyle düşünülebilir belki ama aslında bu oksidentalist kabuğun altında asıl oryantalist, daha doğrusu ‘yerli-oryantalist’ motifler ayırt etmek mümkün. Bunun bilinçli olduğunu söylemiyorum. Eseri borçlu olduğumuz Süleyman Çobanoğlu’nun bilerek-isteyerek böyle yapması söz konusu değil tabii ki. Bu, ajan-polisiye tarzının hemen her yerde örnek alındığı evrensel, standartlaşmış ve en önemlisi Batı-mahreçli kurgusal örüntünün kaçınılmaz bir yansıması.

Ne demek istediğimi somutlaştırmaya çalışayım: Çiçeği burnunda MİT ajanımız Murad Altay (Furkan Palalı) aslında James Bond’un bu topraklarda klonlanmış bir sürümü gibi! Onun ‘kanka’sı olarak karşımıza çıkarılan, dizinin komiği ve eziği Ahmet Şeker’le (Mesut Yılmaz) ilişkisine, bu ilişkideki ‘kültürel asimetri’ye bakın, neden kabartma bir oksidentalizm sathı altında bir yerli-oryantalizmin varlığından söz ettiğim netleşecektir.

Şeker, ‘Batılı-oryantalist’ gözde Doğulu insanın yapış yapış bir yakınlık, boğucu bir sarmaş-dolaşlık arz eden, nerede duracağını da bilmeyen resmiyle benzeşik bir tipleme. Bond filmlerinde de ‘007’ ister Uzak Doğu’da olsun, ister Hindistan’da, isterse Afrika’da mutlaka yanında böyle yerli (‘lokal’) bir yardımcı yok mudur?!

Bu ‘pastoral’ Anadolu çocuğunun (bir tür ‘Keloğlan’ da denilebilir), kahramanımızın yardımında olup olmayacağı henüz belirsiz ama ‘yamacında’ olduğu kesin. Aczi ve çaresizliğiyle ‘Murad Ağbi’sinin yardım ve himayesine muhtaç. O, metropolde yaşasa da tam anlamıyla kırsal-geleneksel ve ‘oryantal’ kültürel örüntünün ‘temsil’i…

Kahramanımız öyle mi! ‘Oryantal’ olmak şöyle dursun, ‘bembeyaz’ (daha doğrusu ‘pespembe’) bir Türk ve en önemlisi özgürlüğüne, bağımsızlığına, bireyselliğine alabildiğine düşkün bir ‘yalnız kovboy’ Murad Altay!.. Amerikan bireyciliğinin kültürel propagandasının en etkili yapıldığı çizgi romanlarda, ‘western’lerde, ajan-polisiyelerde maceranın sonunda yalnızlığına sığınan kahramanları andırıyor. Türk milliyetçiliği sosuna batırılmış bir ‘yerli Bond’ denilebilir.

Buna bağlı olarak Çobanoğlu’nun metnin içerisinde liberallere ‘giydirme’si bana pek uyarlı gelmedi. Sanırım dönem, solu-sosyalizmi-komünizmi sönümlendirdiği için burada bir ‘seçenek açmazı’ oluşmuş ve belki o yüzden liberallere ‘vurulmuş’. Bu bir bakıma zamanlama açısından yerinde; çünkü liberallerin askeri vesayet karşıtlığı noktasında özellikle dindar-muhafazakârlıkla paydaşlığı çok gerilerde kaldı ve ‘Gezi’ deneyimi gösterdi ki artık onlar da ‘lânetli’… Bu ‘lanet’, yakışıklı MİT ajanımız Murad’ın teşkilattaki amiri (‘anne’si de denilebilir; malûm Bond’un da vardır böyle bir ‘anne’si) Meryem Kadıoğlu (Zeynep Eronat) tarafından şöyle dışa vuruldu: 

“Yoksa sen de onlardan mısın; hani şu liberal tatlı su balıklarından. [ifade, geçmişte en çok ‘tatlı su sosyalistleri’ formunda kullanılırdı!] Bunlar var ya bunlar!.. Bunlar polisten, askerden, MİT’ten, devletle ilgili ve devletin her türlü kurumundan nefret ederler. İş makinelerinden, belediye araçlarından [burada ‘Gezi’ ile titreşim bariz!], hatta devletin protez kuyruğundaki emeklilerinden bile [burasıysa gerçekten ‘fantastik’!], ama her şeyden nefret ederler.”

Çobanoğlu burada iki nedenle tartışmaya açık bir içerik üretmiş. Birincisi devlet düşmanlığı liberalizmin bütününe teşmil edilebilecek bir şey değil. Evet, böylesi ‘anarko-kapitalist’ bir liberteryen anlayış bu fikriyat bünyesinde bir uçta yer alır. Ama genelde liberalizmin ‘piyasa’ karşısında devleti minimalize etme ötesinde onunla pek derdi yoktur. Dolayısıyla Meryem Hanım’ın sözleri abartı ve zorlama. Ve de devletin ‘liberal’ dostlarını kıracak çok ‘korporatist’ bir yaklaşım…

İkincisi, baş kahramanımız, yukarıda değindiğim üzere, ‘liberal’ şablona aykırı olmaktan çok uyarlı bir tip. Tam da dizinin en zor alıcı kitlesi olan AB kategorisinin kreması için çekim merkezi oluşturabilecek ‘özgür birey’ var karşımızda. Dizide dendiği gibi, yalnızlığını avantaja dönüştürecek bir ‘ruh’ o. Bu kurgu aslında liberalizmi tu-kaka etmeye değil içselleştirmeye daha yatkın.

Köşeden taştık! Daha söylenecek çok şey var; Pazar günü devam edeceğiz.