Kubbenin altında inim inim insanlık!

Hayat imkânlarının son bulma tehlikesi karşısında dahi tek başına, başkalarını ezerek kendini kurtarma arzusunda olanlarla, "Ya hep beraber ya hiçbirimiz" diyenlerin mücadelesidir kubbenin altında sürmekte olan.
Kubbenin altında inim inim insanlık!

Stephen King’in aynı adlı romanına dayanan ‘Under the Dome’ FX’te 2’nci sezonuyla geri döndü. İzlediğimiz ilk bölümün en hoş sürprizi, eserin yaratıcısı King’in bir sekansta ‘Hitchcock-vari’ şekilde karşımıza çıkmasıydı.

King’in diziye katkısı bundan ibaret değil. O aynı zamanda dizinin (Steven Spielberg’in de aralarında yer aldığı) uygulayıcı yapımcılarından biri. Yeni sezonun bu ilk bölümünün senaryosu da ona ait. Yani King, romanının diziye dönüşme sürecinin de aktif olarak içinde. Çünkü pek çok başka yazar (ve tabii yapımcı, yönetmen, oyuncu) gibi King de artık edebi yaratıcılığın nabzının dizilerde de attığı kanaatinde.

Dizinin geçen sezon finali sonrasında da bu konuya değinmiş ve King’in romandan diziye edebi süreklilik olayına nasıl baktığına ilişkin sözleri üzerinde durmuştuk. Özetle şunları söylemekteydi: “Yıllarca televizyon dizi konseptinin bir hayli gerisinde kaldığımı düşündüm. 19’uncu yüzyıldaki bir Dickens romanının geliştiği gibi geliştirilmeye müsait hikâyelerden yani. Romanlar 19’uncu yüzyılda en üst performansa ulaştığında insanlar dünyada bir sürü yerimiz var dedi ve mesela Anthony Trollope gibi yazarlar 4-5 cilt uzunluğunda her biri tuğla gibi kalın romanlar yazdı. Televizyon aynı beceriye sahip. O yüzden ‘Lost’, ‘Brideshead Revisited’, ‘Downton Abbey’ gibi ürünler yaratabildi. Umarım ‘Under the Dome’ da böyle olur…”

‘Under the Dome’ yeni sezonuyla King’in bu umutlarını ne ölçüde arttıracak ya da azaltacak, göreceğiz. Yine de ilk bölümün çok hareket, hararet ve heyecan sunduğunu söylemek gerekir. Mevzu malum: Nereden geldiği, neden geldiği, ne hedefleyip ne yapmak istediği (bir takım ipuçları giderek çoğalmakta ise de) tam olarak belirsiz; kırılmaz, delinmez, şeffaf, cam görünümlü ama ‘çelik’ nitelikli bir ‘Kubbe’ (‘Dome’) Chester’s Mill adlı kasabanın üzerine kâbus gibi çökmüştür. Kubbenin içi ile dışı arasındaki irtibat kesilmiş, en küçük bir sızıntı imkânı dahi kalmamıştır.

'KUBBE'NİN GİZLİ SAHİPLERİ

İnsanı bir ‘özel tür’ haline getirip doğadan ayrı ve ayrıcalıklı varlık kılmış ‘kültürel’ kubbeyi parçalayarak onu doğal koşullara yeniden ve hayli donanımsız şekilde mahkûm eden bir başka kubbedir bu. ‘Kültürel’ yaşam olanakları yitip gitmiş, doğal yaşam kaynakları da gitgide tükenmektedir bu ne idüğü belirsiz kubbenin altında…

Ancak tüm bu olup bitenlerin sorumlusu bir görünmez ‘makam’ olduğu da zamanla netleşti. 'Kubbe’nin gizli sahipleri var ve onlar, onun altında kalan insanlardan bir şeyler istemekte/beklemekteler. Henüz tam kesinlik kazanmamakla birlikte bazı alâmet ve işaretlerden anlıyoruz ki insanlardan istenen, ‘insanlığa dair’ bir şeylerdir.
Bu doğrultuda ‘Kubbe’ aslında bir metafor ve ondan ‘maşeri vicdan’ diye söz etmek mümkün… Onu seferber eden toplumsal işleyiş ise şöyle hatırlatılabilir:
Dünyanın geri kalanıyla bağlarını bıçak gibi kesmiş kubbenin altında yaşamak için gerekli temel kaynakları her geçen gün tükenen Chester’s Mill’e hâlâ hükmetme derdinde olan kasabanın ileri geleni Koca Jim (Dean Norris), insanlığımızın bireyci, bencil, çıkarcı yanını temsil ediyor. Onunla, iktidar hırsının böylesi yaşamsal bir tehdit karşısında bile aşılamamacasına mevcut bir dinamik olduğunu hissediyoruz.

Ona en büyük hasım olarak beliren eski asker Dale Barbara, nâm-ı diğer ‘Barbie’ (Mike Vogel) ise ‘eşitler arasında birinci’ olmaktan öteye gitmeyen öncülük pozisyonuyla ‘kurtuluş’un ancak birlikte ve işbirliği içinde hareket ederek mümkün olabileceğini aksettiriyor. Dolayısıyla o da insanlığın toplumcu, özgecil (diğerkâm) ve fedakâr yanını temsil etmekte.

Kısacası, hayat imkânlarının son bulma tehlikesi karşısında dahi tek başına, başkalarını ezerek kendini kurtarma arzusunda olanlarla, “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyenlerin mücadelesidir kubbenin altında sürmekte olan… Dolayısıyla fantezi bir doğaüstü güç hikâyesi gibi görünse de aslında insan doğası üzerine felsefî açılımları olan bir deneme denilebilir ‘Under the Dome’ için…

Mesajı da açık. Yaptığı kötülüklerin bedelini tüm kasabanın ödediğini kabul etme noktasına gelmiş ‘Koca Jim’in kendini asma girişimine katkıda bulunmaktan (denilebilir ki Kubbe ile içsel bağa dayalı sezileriyle) aniden vazgeçip onun hayatını kurtaran yerel gazeteci, dizinin kadın başkarakteri Julia Shumway’in (Rachelle Lefevre) sonrasında Jim’e şu sözlerinden yansıdığı üzere: “Kubbe, seni öldürmemizi istemedi. O, ölümlere son vermemizi istiyor.”