Kurt Seyit ve Şura: İstanbul son durak!

İstanbul'a zaten gelinecekti ama bunun dizinin adına yansıtılması sanırım bir telaşı da işaret ediyor. Seyirciye "Bizi bir daha deneyin" mesajı gibi adeta!..
Kurt Seyit ve Şura: İstanbul son durak!

‘Kurt Seyit ve Şura’ zoru seçmiş bir yapım. Diziler ‘giriş’ bölümü kaldırmaz. Mümkün olan en kısa zamanda, ‘el çabukluğu marifet’ kabilinden ‘gelişme’ye geçmelisiniz! Hemen ilk bölümde bunun olup bitmesi lâzım... 

Belki uyarlanan esere bağlılıktan, dizide Kırım-Petrograd hattında çok vakit harcandı. Hikâyenin esasını Rusya’dan Bolşevik İhtilali sonucu İstanbul’a iltica eden âşıkların başından geçenler oluşturuyor. Oysa 6 bölümdür Rusya’da ‘yabancı topraklar’dayız. Orası Balkanlar gibi de değil. O yüzden sanırım seyircide de bir yadırgama oluştu. 

Bununla birlikte dizinin benimsenmemesinin daha derin nedenleri olduğu düşüncesindeyim. Yaptığı işler ortada olan, kendini ispatlamış bir ekip iş başında. Ama Hilal Saral, Ece Yörenç ve Ay Yapım’ın birlikte daha önceki işlerine bakıldığında bu dizide yakalanamayan bir ‘kurgusal kimya’dan söz edilebilir. 

Kanımca Kıvanç Tatlıtuğ gibi artık kültleştiği söylenebilecek oyuncularla yola çıkıp onu ana, hatta neredeyse ‘tek başrol’ olarak oturttuğunuz dizilerde ‘geri kalanlar’a çok daha fazla titizlik göstermek zorundasınız. Yan temalar ve yan karakterler şüphesiz her dizide önemli. Fakat bir diziyi böyle bir başrolle sürüklüyorsanız tabii ki bu karakteri oylumlu şekilde öne çıkartıp onun etrafında olup bitenleri merkezileştireceksiniz ama geri kalan karakterler ve temalar da ‘dolgu malzemesi’ olmayacak. Onları da kültürel, toplumsal, duygusal temellerde ilmek ilmek örmek zorundasınız. 

Böyle başarılı bir ‘kimyagerlik’ faaliyetine örnek, aynı ekibin elinden çıkmış ‘Kuzey Güney’di. Kıvanç Tatlıtuğ’un yine tartışmasız tek başrol olduğu o diziyi hatırlayalım! Kuzey’in (Kıvanç Tatlıtuğ) kardeşi Güney’i de (Buğra Gülsoy), ‘aşkı’ Cemre’yi de (Öykü Karayel) ve onların sosyo-psikolojik derinliklerini, pedagojik art alanlarını hissettiğimiz karakter yapılandırmalarını hatırlayın! Ondan öte, Kuzey’in babası (Mustafa Avkıran), annesi (Semra Dinçer) ve Cemre’nin annesinin (Zerrin Tekindor) ekranda izlediğimiz insanlar haline gelene kadar akan hayatlarının erkeklik-kadınlık, yoksulluk-yoksunluk, şiddete maruzluk-şefkate muhtaçlık ve diğer pek çok eksende nasıl bir kuyumcu titizliğiyle işlenmiş şekilde karşımızda olduğunu da… Dizinin Ferhat (Turgay Kantürk) ve Simay (Hazar Ergüçlü) gibi ‘antagonist’ (kötü-düşman) karakterlerinden Banu (Bade İşçil), Ayşegül (Merve Boluğur) gibi rekabetçi karakterlerine kadar bu ‘kültürel-biyografik’ titizliliğin nasıl sürdürüldüğünü de… 

Evet, ‘Kuzey Güney’ de bir Kıvanç Tatlıtuğ dizisiydi ama onu ‘dizi’ yapan Kıvanç’tan çok yukarıda saydıklarımızdı. ‘Kurt Seyit ve Şura’da eksik kalan bu. Yan temalar, yardımcı roller itibarıyla böylesi bir ‘organik zenginlik’ ilk 6 bölümde ortaya çıkmadı. Tabii bunu sağlamaya yönelik karakterler, tematik arayışlar yok değildi ama istenen verim alınamadı. 

Şimdi herkes tarafından fark edilen bir operasyon veya ‘re-oryantasyon’la dizi ‘Kurt Seyit ve Şura İstanbul’ adıyla karşımızda. İstanbul’a zaten gelinecekti ama bunun dizinin adına yansıtılması sanırım bir telaşı da işaret ediyor. Seyirciye “Bizi bir daha deneyin” mesajı gibi adeta!.. 

Artık ‘İşgal İstanbulu’nda, yani daha aşina (gerçi bu defa da biraz kanıksanmış) bir dünyadayız ve dikkat çekici bir yeni oyuncu kadrosu ikmal edilmiş görünüyor. Dediğim gibi sıkıntı bence ‘yukarıda’ değil. Kıvanç, evet başlangıçta belki bir ‘Behlül-Kuzey kırması’ idi ama giderek o havadan uzaklaştı ve rolün ruhuna büründü diye düşünüyorum. Farah Zeynep, yine daha önce söyledim, bir ‘kristal tanesi’ gibi ve Şura rolü için biçilmiş kaftan. Sıkıntı aşağıda, daha doğru (hakkaniyetli) deyişle ‘altyapı’da… Ve İstanbul, altyapıyı oturtmak için dizi adına son şans.