'Kurt Seyit ve Şura' yahut risk ve cesaret

'Kurt Seyit ve Şura'nın ilk bölümünün teatral havası, bol diyalogları, dizinin altyapısında yer alan edebi esere/emeğe hürmetin ifadesi olsa gerek.
'Kurt Seyit ve Şura' yahut risk ve cesaret

'Kurt Seyit ve Şura’ bir aristokrat aşk hikâyesi olarak başladı. Hatta yer yer bir aristokrasi güzellemesi olduğu söylenebilir. Öyle gitmeyeceğini anlıyoruz. Dünyada aristokrasiye son ve öldürücü darbe indiren ‘Cihan Harbi’ne dalınacak. Oradan Avrupa’nın üç büyük hanedanı tarihe karışmış olarak çıkılacak. Kapitalist ve sosyalist ‘uluslar çağı’na yelken açılacak. Dizideki kahramanlarımızın ‘soylu’ hayatlarında da dağılma, kopma, parçalanmalar olacak. Anlaşılan o ki soyluluktan geriye bir tek ‘aşk’ kalacak!..

Yapımın ciddi riskleri göze alarak yola koyulduğu söylenebilir. Tarihe ilişkin çok içe dönük, daha ‘ukala’ deyişle ‘özcü’ (‘essentialist’) hatta ‘ayrıksıcı’ (‘exceptionalist’) ürünlerin ekrana ve sinema perdesine yansıdığı günlerdeyiz. Rus soylusu bir kadınla Türk asıllı Kırım soylusu bir ‘Rus subayı’nın aşkı üzerinden erken 20’nci yüzyıl tarihine, ‘Osmanlı yıkımı-Cumhuriyet dönümü’ne teyellenen bir dizi bu ortamda sıradışıdır. Sıradışılık iyi tabii ki. Ama ekonomi-politik taassup altında ‘sürüden ayrılanı kurt kapar’ deyişine uyarlı tutumun medyaya ve ‘hayal endüstrisi’ne (dizileri) hâkim olduğu bir iklimde yüksek risk oluşturduğu da açık.

Bu riski hafifletme yolunda ne yapılacağını göreceğiz. Osmanlı-Türk teması akış içerisinde ‘seçkin’ kılınabilir. Bu yönde emareler de mevcut.

Bir de Ay Yapım, hâlâ ‘eski AB grubu’ için ideal denilebilecek çalışmalar yapmayı sürdürüyor. Bu bilinçli bir tercihten öte ‘kültürel formasyon’la ilgili olsa gerek, ama işte bu da risk. Yeni reyting sisteminin izleyici profili düşünüldüğünde (AB grubu dahil) biraz talepkâr bir çalışma ile karşı karşıyayız. Kuşkusuz nitelikli bir ekiple de yol alınmakta. Tarih danışmanlarına varıncaya kadar ince elenip sık dokunduğunu fark ediyoruz.

Genç izleyici açısından da bir ‘hayal kırıklığı’ tahminimi net’te cismanileşmiş olarak karşımda bulmakta gecikmedim. Diziyi ‘sıkıcı’ bulan bulana! Çoğunluğu Kıvanç Tatlıtuğ ‘fan’ı olan bu kitle iki şeyi konuşuyor: Bir, Farah Zeynep Abdullah’ın Kıvanç’ın yanına yakışıp yakışmadığı; iki, ilk bölümün sıkıcı mı sıkıcı olduğu...

Kıvanç’ı büyük ihtimal bu izlerkitleye yine sıkıcı gelebilecek ‘Kelebeğin Rüyası’nda olduğu gibi burada da nitelikli bir çalışmaya imza koyduğu için kutluyoruz. Farah Zeynep’i de ‘Kelebeğin Rüyası’nda olmadığının aksine burada Kıvanç’la rol dağılımda daha eşdeğer pozisyonda görmekten mutluyuz.

‘Sıkıcılık’ da ‘ahde vefa’dan diye düşünüyorum. İlk bölümün teatral havası, bol diyalogları, dizinin altyapısında yer alan edebi esere/emeğe hürmetin ifadesi olsa gerek. Evet, diziler, izleyicinin doğası gereği tahammülsüzdür ve (romandan farklı olarak) ‘giriş’le değil ‘gelişme’ ile başlar. Diziyi kotaranlar burada da riski göze almış ama onlar, Hilal Saral, Ece Yörenç, Melek Gençoğlu, tempoyu, aksiyonu, gerilimi, dinamiği bilmeyen, beceremeyen insanlar değil. Aksine, ‘Aşk-ı Memnû’, ‘Kuzey Güney’ örnekleri ortada.

O yüzden en doğrusu biraz beklemek ve görmek. Rahmetli Attila İlhan, Nermin Bezmen’in eserini bir ‘klasik roman’ olarak değerlendirmiş, unutmayalım. Bir klasik romandan popüler dizi çıkarmak, şu aralar sinemadan ekrana artık yıllanmış, beylik komedi formatlarını taassubun pimpirikli ortamında döndürüp dolaştırıp ‘hababam de babam’ önümüze süren yapımlardan geçilmezken en azından başlangıç itibarıyla takdiri hak eden cesaretli bir girişim. Sonrasını göreceğiz.